Ya konutta, bir yuva yoksa?..
Geniş bir teras...
Çiçek vermeyen ama yaprakları dolgun ve yemyeşil süs bitkileri...
Top şeklinde iki kaktüs...
Çim bahçe...
Terasta rahat koltuklar ve şık bir masa...
İki şezlong...
Hatırlıyorum o günleri...
Güzeldi. Hoştu.
Sonra evin arka kapısındaduvar ile eşik arasındakibir buçuk metrelik alanı keşfettik.
Kendiliğinden oldu her şey...
Önce duvar dibine gül ektik, sonra duvarla eşik arasını taşlarla süsledik.
Ve...
Eskiciden aldığımız kocamanbir emaye tepside ilkkahvaltımızı, demlikle birlikteoraya çıkardık.
Yere minderler koyup oturduk.
Sapına kadar şehirli bir çifttik ama olay bambaşka bir hâle bürünmüş; küçücük alan biranda "yuva"mız olmuştu.
Ev, arkamızda kalmıştı,salon, teras, bahçe falan...
Biz duvar dibinden memnunduk.
Kediler bile bizim mekânı seçmiş, her sabah erkenden oraya gelip bizi bekler olmuşlardı.
Bu hayatı ve hayat biçimini kapatıp "kiralık" dünyadan çekilinceye kadar günlerimizi o daracık alanda mutlu geçirdik.
***
Yuva kurmak hâlâ evlenmek, çoluk çocuğa karışmak anlamına geliyor.
Fakat neredeyse hepsi yeni "konut"larda gerçekleşiyor; eski bir konuta giden yeni evliye (ne kadar acımasızca) arkadaşları acıyarak bakıyor.
Oysa konuttan ne olur, ne çıkar ki?
İşe gidilir, gelinir.
Çocuklar okula gider, döner.
Daha ötesine ait düşüncelerimi yazmayayım.
Ha şu da var: Kadınlarınkonutları "ev" yapabilmekiçin küçük detaylar üzerindeçırpınışlarına hayranım...
***
Pandemi dönemiyle hiçhesaplaşmadan durumu idareedeceğimizi sanıyoruz amaolmaz!Ne yaptık o dönemde...
İçeriye kapandık.
Sonunda ne oldu?
Ev tasavvuru ile ev gerçeğiarasındaki mesafenin büyüklüğünüidrak ettik.
Meğerse tilkinin dönüp dolaşıp geri döndüğü "dükkân"dan veya sıkıştığımızda kaçtığımız sığınaktan farklı değillermiş.
***
Evlerimizin mahrem alanlar olduğu kesin.Peki, "kendimize ait" bir mekân oldukları da doğru mu?
Sustunuz, anlıyorum.
Saçma sapan dekorlardurumu kurtarmıyor, değilmi?
Zaten elimizde cep teller, tabletler etrafımızı gördüğümüz mü var?
Ne yapmalı peki?


