Kemal Bey’i dinlerken
Giriş Tarihi:
Aşağıdaki satırlar Kemal Kılıçdaroğlu'nun dün grup toplantısında yaptığı konuşmadan:
Egemen güçler Osmanlı'yı batırdılar. Türkiye Cumhuriyeti Devleti güçlü bir devlet olmak zorundadır, bölgesinin en güçlü devleti olmak zorundadır.
Bazen diyorlar ya, itiraz ediyorlar, "Mekke Anlaşması'na niye evet diyorsunuz?" Bölgenin dominant gücü ya Türkiye olacak ya da başka bir ülke. Bölgenin dominant gücü, en önemli gücü, etkili gücü kim olacak? Türkiye Cumhuriyeti Devleti olacak. Bölgedeki ayrılan egemen güçleri görüyorsunuz, oradaki boşluğu da görüyorsunuz. O boşluk içerisinde Türkiye gücünü göstermek zorundadır, çabasını göstermek zorundadır.
Terör olayının bitmesiyle beraber iki büyük emperyal gücün Ortadoğu'dan çekilmesiyle beraber ortaya çıkan bir boşluk var. Kim dolduracak burayı?
Dış politikaya partiler üstü bir perspektifle bakan Türk vatandaşlarının altına imza atacağı sözler değil mi?
Peki ne oldu? Kılıçdaroğlu mu değişti dünya mı?
İkisi de değil. Kemal Bey'in üzerindeki "taban" baskısı kalktı, özgürleşti, o kadar.
Ana muhalefeti sadece iktidar karşıtlığı, daha doğrusu Erdoğan nefreti üzerinden konumlanmaya itekleyen ve sonuçta ne uzayan ne de kısalan histeriden kurtuldu.
Zira "içerideyken" direnmek kolay değil...
Yılmaz Özdil gibi, ömrü AK Parti karşıtlığıyla geçmiş sembol bir isme bile arada muhalefetin yanlışlarını söylemeye başladığı için "yandaş" yaftası yapıştıran bir yobazlıktan bahsediyoruz.
Muharrem İnce, Cumhurbaşkanlığı seçimlerini 23 puan farkla kaybettiği hâlde sandık sonuçlarını kabul ettiği için kendisini ihanetle suçlayan bu kitleye "şizofrenler" demişti. Sonra başına gelmeyen kalmadığı için, bu kolektif deliliğe teslim oldu, o ayrı konu.
Deniz Baykal da ancak partinin genel başkanlığından bir kaset komplosuyla gönderildikten sonra gerçek kişiliğine kavuşmuştu.
Evet, sırada Özgür Özel var.
Partinin başına geldiğinde ülkenin Cumhurbaşkanı'yla görüşmek gibi normal bir adım attığında başına gelenleri gördüğü için araziye hızla uyum sağladı.
Sonrasındaysa film koptu, sürüklenmeye başladı.
Eğer ömrümüz yeterse tıpkı diğerleri gibi onun ağzından da Türkiye'nin çıkarlarını önceleyen, sağduyulu açıklamalar duyacağımıza emin olabilirsiniz.
Peki bu kısırdöngü nasıl kırılır?
Cevabı ortada... O koltukta otururken, muhalif seçmenin çaresizlikten beslenen nefretini umuda dönüştürmeyi göze alacak cesareti gösterebilmekte.
Yani liyakatte, organiklikte.
Egemen güçler Osmanlı'yı batırdılar. Türkiye Cumhuriyeti Devleti güçlü bir devlet olmak zorundadır, bölgesinin en güçlü devleti olmak zorundadır.
Bazen diyorlar ya, itiraz ediyorlar, "Mekke Anlaşması'na niye evet diyorsunuz?" Bölgenin dominant gücü ya Türkiye olacak ya da başka bir ülke. Bölgenin dominant gücü, en önemli gücü, etkili gücü kim olacak? Türkiye Cumhuriyeti Devleti olacak. Bölgedeki ayrılan egemen güçleri görüyorsunuz, oradaki boşluğu da görüyorsunuz. O boşluk içerisinde Türkiye gücünü göstermek zorundadır, çabasını göstermek zorundadır.
Terör olayının bitmesiyle beraber iki büyük emperyal gücün Ortadoğu'dan çekilmesiyle beraber ortaya çıkan bir boşluk var. Kim dolduracak burayı?Dış politikaya partiler üstü bir perspektifle bakan Türk vatandaşlarının altına imza atacağı sözler değil mi?
Peki ne oldu? Kılıçdaroğlu mu değişti dünya mı?
İkisi de değil. Kemal Bey'in üzerindeki "taban" baskısı kalktı, özgürleşti, o kadar.
Ana muhalefeti sadece iktidar karşıtlığı, daha doğrusu Erdoğan nefreti üzerinden konumlanmaya itekleyen ve sonuçta ne uzayan ne de kısalan histeriden kurtuldu.
Zira "içerideyken" direnmek kolay değil...
Yılmaz Özdil gibi, ömrü AK Parti karşıtlığıyla geçmiş sembol bir isme bile arada muhalefetin yanlışlarını söylemeye başladığı için "yandaş" yaftası yapıştıran bir yobazlıktan bahsediyoruz.
Muharrem İnce, Cumhurbaşkanlığı seçimlerini 23 puan farkla kaybettiği hâlde sandık sonuçlarını kabul ettiği için kendisini ihanetle suçlayan bu kitleye "şizofrenler" demişti. Sonra başına gelmeyen kalmadığı için, bu kolektif deliliğe teslim oldu, o ayrı konu.
Deniz Baykal da ancak partinin genel başkanlığından bir kaset komplosuyla gönderildikten sonra gerçek kişiliğine kavuşmuştu.
Evet, sırada Özgür Özel var.
Partinin başına geldiğinde ülkenin Cumhurbaşkanı'yla görüşmek gibi normal bir adım attığında başına gelenleri gördüğü için araziye hızla uyum sağladı.
Sonrasındaysa film koptu, sürüklenmeye başladı.
Eğer ömrümüz yeterse tıpkı diğerleri gibi onun ağzından da Türkiye'nin çıkarlarını önceleyen, sağduyulu açıklamalar duyacağımıza emin olabilirsiniz.
Peki bu kısırdöngü nasıl kırılır?
Cevabı ortada... O koltukta otururken, muhalif seçmenin çaresizlikten beslenen nefretini umuda dönüştürmeyi göze alacak cesareti gösterebilmekte.
Yani liyakatte, organiklikte.