Bir cemaat ne zaman cemaat olmaktan çıkar?
Giriş Tarihi:
Önceki günkü Süleymancılar operasyonunu yalnızca gözaltılar, şirketler ve milyarlar üzerinden okursak Türkiye'nin yıllardır yaşadığı çok daha büyük bir meseleyi yine ıskalarız.
En başa dönelim; Süleyman Hilmi Tunahan'ın yola çıktığı yıllarda holding yoktu. Şirketler grubu yoktu. Yüz milyarlara varan para hareketleri yoktu. Ama en önemlisi siyasete yön verme iddiası yoktu.
Mesele Kuran'dı; Kuran öğretmek ve dini bilgiyi gelecek nesillere aktarmaktı. Anadolu insanı da buna inandı. Kimi zekâtını verdi, kimi sadakasını, kimi de arsasını... Ama hiç kimse, "Ben bir gün büyük bir holdingin sermayesini oluşturacağım" diye vermedi.
İşte Türkiye'deki cemaatlerin son yarım yüzyıllık hikâyesinin en can alıcı sorusu burada başlıyor...
Allah rızası için verilen o paralar büyüdükçe ne oldu? Dernekler, yurtlar, vakıflar derken bir gün geriye dönüp baktığımızda, talebe okutmak için yola çıkan dini yapıların bazılarının etrafında inşaattan gıdaya, tekstilden turizme, eğitimden gayrimenkule uzanan devasa ekonomik organizasyonların ortaya çıktığını gördük.
Dün başlayan soruşturmayı önemli kılan tam da budur.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın yürüttüğü soruşturmada onlarca şirket gündemde. MASAK raporlarına dayandırılan haberlerde 100 milyar lirayı aşan para hareketlerinden söz ediliyor.
Bu sadece basit bir soruşturma değil. Bu aslında Türkiye'nin FETÖ ve PKK gibi terör örgütleriyle başlayan, belediyelerdeki yolsuzluklarla, borsa manipülasyonlarıyla, yasadışı bahisle, yeni nesil çetelerle, kara parayla devam eden bir arınma süreci.
Kimin suçlu olduğuna da mahkemeler karar verecek. Fakat mahkeme kararından bağımsız olarak özellikle cemaatlerle ilgili sorulması gereken ahlaki bir soru var: Kuran okutulsun diye verilen para ne zaman holding sermayesine dönüştü?
O holding kimin? Cemaatin mi, talebenin mi? Yoksa cemaatin tepesinde bulunan küçük bir zümrenin mi?
Çünkü cemaat mensubu parasını verirken şirkete ortak olmuyor. Hisse senedi almıyor. Yönetim kuruluna girmiyor. Kâr payı istemiyor. Allah rızası için veriyor. Fakat yüz binlerce insanın küçük küçük verdiği paralar yıllar içerisinde bir araya geldiğinde muazzam bir sermayeye dönüşüyor. Eğer bu sermayenin mülkiyeti, yönetimi ve hesabı şeffaf değilse cemaatin manevi otoritesi, fark ettirmeden birkaç kişinin ekonomik iktidarına dönüşebiliyor.
İşte gerçek kırılma da burada başlıyor. Çünkü para büyüdükçe güç büyüyor. Güç büyüdükçe siyaset kapılarını çalıyor. Sonra bir bakıyorsunuz, başlangıçta "Kuran öğretelim" diye yola çıkan yapı, seçim döneminde "Biz bunu destekliyoruz, bunu desteklemiyoruz" deme hakkını kendinde görmeye başlıyor.
Bu masum bir cümle değildir. Demokraside vatandaşın oyu vardır; cemaatin oyu olmaz. Bir cemaat, yüz binlerce insanın siyasi iradesini cebinde taşıdığına inanıyorsa artık yalnızca dini bir topluluk olduğunu düşünmüyor demektir. Kendisini siyasi bir güç olarak görmeye başlamıştır.
Bunun bir sonraki aşaması, "Bize rağmen olmaz"dır, son aşaması ise çok daha tehlikelidir: "Devlet biziz!"
Türkiye, bu tür dini bir yapının kendisini devletten güçlü görmeye başlamasının bedelini FETÖ'yle ağır ödedi. Bu yapıların en tehlikeli yanı ise başka devletlerle kurdukları ilişki. Bu açıdan Alihan Kuriş olayı FETÖ gibi özel bir yere sahip.
İşin arka planında da Alman istihbaratı gerçeği var. Aslında başta ABD olmak üzere Batı, Türkiye'deki dini, sol veya etnik bütün örgütlere özel destek vermekte sınır tanımıyor. Bunu da demokrasi sevdası için yapmıyor, bir hesabı var. Süleymancılar konusunda Almanya'nın, Almanya içinde de Süleymancıların özel bir yeri var. Yarın devam edelim...
En başa dönelim; Süleyman Hilmi Tunahan'ın yola çıktığı yıllarda holding yoktu. Şirketler grubu yoktu. Yüz milyarlara varan para hareketleri yoktu. Ama en önemlisi siyasete yön verme iddiası yoktu.
Mesele Kuran'dı; Kuran öğretmek ve dini bilgiyi gelecek nesillere aktarmaktı. Anadolu insanı da buna inandı. Kimi zekâtını verdi, kimi sadakasını, kimi de arsasını... Ama hiç kimse, "Ben bir gün büyük bir holdingin sermayesini oluşturacağım" diye vermedi.
İşte Türkiye'deki cemaatlerin son yarım yüzyıllık hikâyesinin en can alıcı sorusu burada başlıyor...
Allah rızası için verilen o paralar büyüdükçe ne oldu? Dernekler, yurtlar, vakıflar derken bir gün geriye dönüp baktığımızda, talebe okutmak için yola çıkan dini yapıların bazılarının etrafında inşaattan gıdaya, tekstilden turizme, eğitimden gayrimenkule uzanan devasa ekonomik organizasyonların ortaya çıktığını gördük.
Dün başlayan soruşturmayı önemli kılan tam da budur.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın yürüttüğü soruşturmada onlarca şirket gündemde. MASAK raporlarına dayandırılan haberlerde 100 milyar lirayı aşan para hareketlerinden söz ediliyor.
Bu sadece basit bir soruşturma değil. Bu aslında Türkiye'nin FETÖ ve PKK gibi terör örgütleriyle başlayan, belediyelerdeki yolsuzluklarla, borsa manipülasyonlarıyla, yasadışı bahisle, yeni nesil çetelerle, kara parayla devam eden bir arınma süreci.
Kimin suçlu olduğuna da mahkemeler karar verecek. Fakat mahkeme kararından bağımsız olarak özellikle cemaatlerle ilgili sorulması gereken ahlaki bir soru var: Kuran okutulsun diye verilen para ne zaman holding sermayesine dönüştü?
O holding kimin? Cemaatin mi, talebenin mi? Yoksa cemaatin tepesinde bulunan küçük bir zümrenin mi?
Çünkü cemaat mensubu parasını verirken şirkete ortak olmuyor. Hisse senedi almıyor. Yönetim kuruluna girmiyor. Kâr payı istemiyor. Allah rızası için veriyor. Fakat yüz binlerce insanın küçük küçük verdiği paralar yıllar içerisinde bir araya geldiğinde muazzam bir sermayeye dönüşüyor. Eğer bu sermayenin mülkiyeti, yönetimi ve hesabı şeffaf değilse cemaatin manevi otoritesi, fark ettirmeden birkaç kişinin ekonomik iktidarına dönüşebiliyor.
İşte gerçek kırılma da burada başlıyor. Çünkü para büyüdükçe güç büyüyor. Güç büyüdükçe siyaset kapılarını çalıyor. Sonra bir bakıyorsunuz, başlangıçta "Kuran öğretelim" diye yola çıkan yapı, seçim döneminde "Biz bunu destekliyoruz, bunu desteklemiyoruz" deme hakkını kendinde görmeye başlıyor.
Bu masum bir cümle değildir. Demokraside vatandaşın oyu vardır; cemaatin oyu olmaz. Bir cemaat, yüz binlerce insanın siyasi iradesini cebinde taşıdığına inanıyorsa artık yalnızca dini bir topluluk olduğunu düşünmüyor demektir. Kendisini siyasi bir güç olarak görmeye başlamıştır.
Bunun bir sonraki aşaması, "Bize rağmen olmaz"dır, son aşaması ise çok daha tehlikelidir: "Devlet biziz!"
Türkiye, bu tür dini bir yapının kendisini devletten güçlü görmeye başlamasının bedelini FETÖ'yle ağır ödedi. Bu yapıların en tehlikeli yanı ise başka devletlerle kurdukları ilişki. Bu açıdan Alihan Kuriş olayı FETÖ gibi özel bir yere sahip.
İşin arka planında da Alman istihbaratı gerçeği var. Aslında başta ABD olmak üzere Batı, Türkiye'deki dini, sol veya etnik bütün örgütlere özel destek vermekte sınır tanımıyor. Bunu da demokrasi sevdası için yapmıyor, bir hesabı var. Süleymancılar konusunda Almanya'nın, Almanya içinde de Süleymancıların özel bir yeri var. Yarın devam edelim...