Kolektif körlük ve Ahbap
Giriş Tarihi:
Sanatçı, şarkıcı ya da mahkemelerdeki adıyla "dolandırıcı" kimliğiyle bilinen Haluk Levent'in son kurduğu tezgâh aslında hiç şaşırtıcı değil. Bu topraklar Sülün Osman'dan Raki'ye, Selçuk Parsadan'dan Çiftlikbank dolandırıcısı Mehmet Aydın'a kadar onlarca büyük dolandırıcı gördü ve görmeye de devam ediyor. Ancak şaşırtıcı olan Haluk Levent gibi tescilli bir dolandırıcının 6 Şubat'ta yaşanan ve asrın felaketi olarak kabul edilen bir acıyı, siyasi bir operasyona dönüştürüp milyonları da peşinden sürüklemesi.
Ahbap ve Haluk Levent, belki de ilk kez kaybedenler kulübü üyelerinin nefret siyasetini bir fırsata çevirerek tarihe geçecek bir "dolandırıcılık hikâyesi" yazdı. Peki Haluk Levent'in geçmişi bilindiği hâlde nasıl oldu da koca bir sosyoloji büyük bir dolandırıcılığın teşvik edicisi oldu?
Yazarıyla, televizyoncusuyla, siyasi aktörleriyle bir siyasi çevre, nasıl oldu da geçmişi belli birini birden en "güven" duyulan aktör olarak ilan etti? Bu kolektif körlük tesadüf müydü yoksa onu ortaya çıkaran bir zemin mi vardı?
İşin sırrı da son çeyrek asırda siyasette yaşananlar ile "Ahbap dolandırıcılık" hikâyesi arasındaki ortaklıkta saklı.
Türkiye'de siyasetin normalleşmesini engelleyen güçlü bir siyasi ve kültürel zemin vardı. Ötekileştiren, üstenci bakan, kendisine benzemeyeni dışlayan bir siyasi zeminden söz ediyorum.
Bu siyasi yapı, iktidar olamasa da devlete yön veren "vesayet" güçleri nedeniyle kendisini hep iktidarda görüyordu. Öyle etkiliydiler ki, yakın geçmişte Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Türkan Saylan şöyle diyordu: "Yüzde 95 oy alsanız da iktidar olamazsınız..."
Ancak kendilerini ülkenin sahibi ve tek hâkimi sanan bu zihniyet, iktidarı külliyen kaybettiklerini anladığı andan itibaren çılgına döndü. Neler yapılmadı ki... Açık açık orduyu göreve çağırdılar. F Tipi dedikleri FETÖ'den, PKK'dan medet umdular. Onların kirli operasyonlarına ölümüne destek verdiler. AK Parti söz konusu olunca "Kaybedenler Kulübü"nün gözü hiçbir ahlaki değeri, hiçbir ilkeyi hatta ulusal onuru bile görmüyordu. AK Parti'yi iktidardan indirmek için şeytanla bile işbirliği yapabilirlerdi.
Bugün 10'uncu yılını geride bıraktığımız destansı 15 Temmuz direnişinde bile bu sosyoloji bırakın sokağa çıkıp demokrasi direnişine katılmayı, tam tersi darbecileri alkışladı, hatta Edirne'de şereflerine kadeh kaldırdı.
Sonunda bu ruh hâli onları dolandırıcılığı tescilli Haluk Levent'i "güven veren adam" ilan etmeye, en küçük bir şüphe duymadan Ahbap Derneği'ni devletin önüne koymaya kadar sürükledi.
Voltaire'e atfedilen şu söz tam da burada anlam kazanıyor: "Şüphe etmek rahatsız edicidir; ama sorgulamadan inanmak çok daha tehlikelidir."
Çünkü mesele artık tek bir kişi ya da tek bir dernek değildir. Mesele; kişileri sorgulanamaz hâle getiren, algıyı gerçeğin önüne koyan ve eleştiriyi düşmanlık olarak gören zihniyettir. Gerçeğin yerine algıyı, karakterin yerine şöhreti, liyakatin yerine taraftarlığı koyduğunuz her gün "sahte kahramanlar" üretmeye, sonra da onların enkazı altında kalmaya mahkûm olursunuz. Ve herkes aynı cümleyi kurmak zorunda kalır: "Biz kandırıldık."
Hayır... Asıl mesele kandırılmak değildir. Asıl mesele, kandırılmayı mümkün kılan zihniyeti ve tabii ki onun ürettiği siyaseti değiştirememektir. Çünkü hakikatin terk edildiği yerde güven, adalet ve vicdan da birer birer kaybolur
Bir toplum, hakikati kaybettiği gün yalnızca bugününü değil, yarınını da kaybetmeye başlar ve içinde bulunduğu kısırdöngüden çıkması zorlaşır.
FETÖ'nün kirli operasyonuyla katledilen Hrant Dink'in eşi Rakel Dink ne diyordu: "Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim."
Ne diyelim, tarih bize şunu defalarca gösterdi: Dolandırıcılar, onları alkışlayan kalabalıklar olduğu sürece hiçbir zaman yalnız kalmaz.
Ahbap ve Haluk Levent, belki de ilk kez kaybedenler kulübü üyelerinin nefret siyasetini bir fırsata çevirerek tarihe geçecek bir "dolandırıcılık hikâyesi" yazdı. Peki Haluk Levent'in geçmişi bilindiği hâlde nasıl oldu da koca bir sosyoloji büyük bir dolandırıcılığın teşvik edicisi oldu?
Yazarıyla, televizyoncusuyla, siyasi aktörleriyle bir siyasi çevre, nasıl oldu da geçmişi belli birini birden en "güven" duyulan aktör olarak ilan etti? Bu kolektif körlük tesadüf müydü yoksa onu ortaya çıkaran bir zemin mi vardı?
İşin sırrı da son çeyrek asırda siyasette yaşananlar ile "Ahbap dolandırıcılık" hikâyesi arasındaki ortaklıkta saklı.
Türkiye'de siyasetin normalleşmesini engelleyen güçlü bir siyasi ve kültürel zemin vardı. Ötekileştiren, üstenci bakan, kendisine benzemeyeni dışlayan bir siyasi zeminden söz ediyorum.
Bu siyasi yapı, iktidar olamasa da devlete yön veren "vesayet" güçleri nedeniyle kendisini hep iktidarda görüyordu. Öyle etkiliydiler ki, yakın geçmişte Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Türkan Saylan şöyle diyordu: "Yüzde 95 oy alsanız da iktidar olamazsınız..."
Ancak kendilerini ülkenin sahibi ve tek hâkimi sanan bu zihniyet, iktidarı külliyen kaybettiklerini anladığı andan itibaren çılgına döndü. Neler yapılmadı ki... Açık açık orduyu göreve çağırdılar. F Tipi dedikleri FETÖ'den, PKK'dan medet umdular. Onların kirli operasyonlarına ölümüne destek verdiler. AK Parti söz konusu olunca "Kaybedenler Kulübü"nün gözü hiçbir ahlaki değeri, hiçbir ilkeyi hatta ulusal onuru bile görmüyordu. AK Parti'yi iktidardan indirmek için şeytanla bile işbirliği yapabilirlerdi.
Bugün 10'uncu yılını geride bıraktığımız destansı 15 Temmuz direnişinde bile bu sosyoloji bırakın sokağa çıkıp demokrasi direnişine katılmayı, tam tersi darbecileri alkışladı, hatta Edirne'de şereflerine kadeh kaldırdı.
Sonunda bu ruh hâli onları dolandırıcılığı tescilli Haluk Levent'i "güven veren adam" ilan etmeye, en küçük bir şüphe duymadan Ahbap Derneği'ni devletin önüne koymaya kadar sürükledi.
Voltaire'e atfedilen şu söz tam da burada anlam kazanıyor: "Şüphe etmek rahatsız edicidir; ama sorgulamadan inanmak çok daha tehlikelidir."
Çünkü mesele artık tek bir kişi ya da tek bir dernek değildir. Mesele; kişileri sorgulanamaz hâle getiren, algıyı gerçeğin önüne koyan ve eleştiriyi düşmanlık olarak gören zihniyettir. Gerçeğin yerine algıyı, karakterin yerine şöhreti, liyakatin yerine taraftarlığı koyduğunuz her gün "sahte kahramanlar" üretmeye, sonra da onların enkazı altında kalmaya mahkûm olursunuz. Ve herkes aynı cümleyi kurmak zorunda kalır: "Biz kandırıldık."
Hayır... Asıl mesele kandırılmak değildir. Asıl mesele, kandırılmayı mümkün kılan zihniyeti ve tabii ki onun ürettiği siyaseti değiştirememektir. Çünkü hakikatin terk edildiği yerde güven, adalet ve vicdan da birer birer kaybolur
Bir toplum, hakikati kaybettiği gün yalnızca bugününü değil, yarınını da kaybetmeye başlar ve içinde bulunduğu kısırdöngüden çıkması zorlaşır.
FETÖ'nün kirli operasyonuyla katledilen Hrant Dink'in eşi Rakel Dink ne diyordu: "Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim."
Ne diyelim, tarih bize şunu defalarca gösterdi: Dolandırıcılar, onları alkışlayan kalabalıklar olduğu sürece hiçbir zaman yalnız kalmaz.