Özgür Özel ‘yalan’ dedi, gerçek ise susmadı
Türkiye siyasetinde bazı kelimeler vardır; söylendiği an sahibine yapışır. "Yalan" da onlardan biridir. Öyle gelişigüzel söylenecek bir kelime değildir. Hele hele bir siyasi parti genel başkanının, üstelik yüzlerce kişinin önünde isim vererek kullandığı bir kelimeyse... Ama Özgür Özel söyledi.
Hem de öyle sıradan bir polemikte değil; hakkında ciddi yolsuzluk, rüşvet ve irtikâp iddiaları bulunan bir isimle ilgili tartışmanın tam ortasında. Tartışmanın konusu ise benim yazdığım bir haberdi. Üstelik "bir karış yalan" diyerek...
Doğrusu insan böyle anlarda durup kendine soruyor: Bir genel başkan bu kadar emin konuşuyorsa, herhalde ya gerçeği biliyordur ya da gerçeğin ortaya çıkmasından çok korkuyordur.
Hikâye yeni değil. Gazeteci Enver Aysever'in, Silivri Cezaevi'nde Ekrem İmamoğlu'na söylediği iddia edilen şu cümleyle başladı: "Çek kirli elini, ben hırsızın elini sıkmam."
Bu söz kamuoyuna yansıdığı anda tuhaf bir şey oldu. Bir anda bütün CHP'liler aynı cümleyi kurmaya başladı: "Yalan, uydurma, iftira."
Ne tesadüfse, bu cümleler farklı ağızlardan ama aynı tonla çıktı. Sanki biri düğmeye basmıştı. Oysa işin en tuhaf tarafı şuydu: Ortada inkâr edilemeyecek bir tanık zinciri vardı. Sözleri söylediği iddia edilen kişi hayatta. Avukatı konuşuyor. Cezaevi ziyareti kayıtları ortada. Görüşmenin içeriği net... Ama yine de "olmamış" denildi.
Türkiye siyasetinde bir şey olmamışsa gerçekten olmamış sayılır çünkü... Tanık varsa da yoktur. Söz söylenmişse de söylenmemiştir. Ta ki Özgür Özel sahneye çıkana kadar. Özgür Özel, İstanbul Çekmeköy'deki mitingde, yüzlerce CHP'linin gözünün içine baka baka ismimi verdi ve dedi ki: "Bir karış yalan yazdı."
Bu noktada duralım. Bir siyasi lider, bir gazeteciyi eleştirebilir, yanlış yaptığını söyleyebilir, hatta sertçe karşı çıkabilir. Ama "yalan" dediği anda artık tartışma bitmiştir. Çünkü bu kelime, ispat gerektirir. İşte sorun da tam burada başlıyor. Çünkü Özgür Özel'in "yalan" dediği iddiayı, aynı gün Enver Aysever bir kez daha doğruladı. Hem de dolaylı değil, açık açık. Geri adım atmadan. Hem de avukatı aracılığıyla.
Aysever'in durduğu yer netti: "Hırsızın partisi olmaz."
Bu cümle, aslında bütün tartışmanın özeti. Ama belli ki bazıları için asıl sorun bu cümlenin söylenip söylenmediği değil; söylenmiş olmasının neyi işaret ettiğiydi.
İnsan şu soruyu sormadan edemiyor: Madem bu sözler söylenmedi, madem her şey "bir karış yalan", o zaman neden bu kadar öfke? Neden bir ay sonra, bir miting meydanında, isim verilerek saldırı?
Çünkü yalan, genelde insanın canını acıtmaz. Gerçek acıtır. Ve bazı gerçekler vardır ki, üstü örtülmek istendikçe daha çok görünür olur. Özgür Özel, bu çıkışıyla beni hedef gösterdiğini belki fark etmedi. Ama fark etmesi gereken daha önemli bir şey vardı: Bir gazeteciye "yalan" dediğinizde, sadece onu değil, gazetecilik mesleğini de zan altında bırakırsınız.
Daha da önemlisi, bir iddiayı yalanlarken gerçeği inkâr ederseniz, bir süre sonra kimse sizin doğru söylediğinize inanmaz. Bu ülke çok şey gördü. Nihayetinde bir siyasi liderin, tanıkları olan bir olayı "olmamış" saymaya çalışmasını da gördü.
Ben yazdığımın arkasındayım. Aysever söylediğinin arkasında. Avukatı da bunun arkasında...
Şimdi geriye tek bir soru kalıyor: Madem ben yalan yazmadım, Özgür Özel neden yalan söyledi?
Bu sorunun cevabını mahkeme salonunda arayacağım. Çünkü bazen gerçeği anlatmanın tek yolu, onu resmi kayıtlara geçirmektir.
Son bir not da kendine "solcu", "özgürlükçü", "ahlaklı" diyen bazı meslektaşlara: Bir gazetecinin hoşunuza gitmeyen bir haber yazması, onu yalancı yapmaz. Ama siz gerçeği bile bile eğip bükerseniz ne mesleğinize ne de kendinize saygınız kalır. Biraz durun. Biraz düşünün. Biraz da utanın.