Amerika Birleşik Devletleri, bugün hâlâ dünyanın en büyük askeri gücüne, en geniş finans ağlarına ve en yaygın propaganda mekanizmalarına sahip olabilir. Ancak bu, onun haklı olduğu ya da bu gücü sınırsızca kullanabileceği anlamına gelmiyor. Tam tersine, ABD'nin son yıllardaki davranışları bir gücün yükselişini değil, kontrolsüzlüğünü ve çöküş reflekslerini ele veriyor.
Bir zamanlar darbeleri, işgalleri ve rejim değişikliklerini "demokrasi","özgürlük" ve "insan hakları" maskesiyle yürüten ABD, bugün artık bu maskelere bile ihtiyaç duymuyor. Yalanın inceliği kaybolmuş, müdahalenin dili kabalaşmış, hukuk tamamen işlevsizleşmiştir. Terörörgütleriyle açık işbirliği, devletbaşkanlarına yönelik kaçırma ve tasfiye girişimleri, egemen ülkelere aleni tehditler artık gizlenmemektedir.
Bu tablo, yalnızca bir yönetimin hoyratlığı değil; ABD devletaklının geldiği son aşamadır. Uluslararası hukukun fiilen askıya alındığı, güç kullanımının tek meşruiyet sayıldığı bir yeni derebeylikdüzeni kurulmaktadır. Kurallar vardır ama yalnızca zayıflar içindir. Güçlü olan içinse hiçbir sınır yoktur.
Oysa II. Dünya Savaşı sonrasında, tüm kusurlarına rağmen bir denge sistemi inşa edilmişti. İki kutuplu dünyada bile Birleşmiş Milletler, uluslararası mahkemeler ve normlar; en azından zayıf ülkeler için bir nefes alanı yaratıyordu. Bugün ise dünya, tek bir ülkenin keyfikararlarına, tehditlerine ve şantajlarınamahkûm edilmek isteniyor.
Bu yalnızca küçük ülkeler için değil, insanlık için bir zulümdür. "Silahlanalım, güçlenelim"çağrıları bu yüzden yetersiz ve yanıltıcıdır.Nükleer silaha sahip birkaçülke dışında, dünyanın büyükçoğunluğu bu yarışta zaten kaybetmiştir.Hangi gelişmekte olan ülke,ABD'nin uçak gemilerine, küresel üsağına ve sınırsız bütçesine karşı koyabilir?ABD, Rusya ve Çin'in dünyayıfiilen paylaşmaya yöneldiği bir tabloda,mazlum milletlerin askeri birçözüm üretmesi mümkün değildir.
Ama bu, çaresiz oldukları anlamına da gelmez.
Çünkü ABD emperyalizmi, en güçlü olduğu dönemlerde bile girdiği hiçbir coğrafyada huzur, istikrar ya da refah üretmedi, üretmek istemedi. Vietnam'dan Afganistan'a, Irak'tan Suriye'ye kadar geride kalan yalnızca yıkım, kaos ve utançtı.
Güç kazandı ama meşruiyetini de tamamen kaybetti.
Bugün yaşananlar, bu meşruiyet krizinin derinleşmesidir. ABD, korkmaktadır. Ekonomik sarsıntılardan, Çin'in yükselişinden, küresel itirazın büyümesinden korkmaktadır. Bu korku onu daha saldırgan, daha pervasız ve daha yalnız hâle getirmektedir. Monroe Doktrini gibi 19. yüzyıl hayaletlerine sarılması da bundandır: Dünyayı hâlâ "arka bahçe","mahalle" ve "etki alanı" olarak görme hastalığı.
Ama tarih göstermiştir ki, hiçbir imparatorluk silah gücüyle değil, meşruiyetini kaybettiği anda çöker.
Bugün yapılması gereken, askeri karşılık aramak değil; uluslararasıhukuku, küresel vicdanı ve halklarınortak tepkisini hareketegeçirmektir. Tehdit edilen her ülkeye, her halka destek vermek; bu zorbalığı normalleştirmemektir. ABD'yekarşı suskunluk, suça ortaklıktır.
Büyük insanlık, öfkesini aparatlara değil doğrudan bu düzenin kurucusuna yönelttiği gün, dengeler değişecektir.
Çünkü tarih, ne kadar güçlü olursa olsun zorbalığı kalıcı kılabilen tek bir devlet tanımamıştır.
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.