Zorbalığa ne zaman “yeter” diyeceğiz?
Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada önüme bir video düştü.
Dikkatimi çekince izlemeye devam ettim.
Karşımda bir psikolog vardı.
Ve kendisine zorbalık yapanlara şöyle sesleniyordu:
Sosyal medyaya girerken size iyilik, güzellik katmak için girdim. Lütfen bana zorbalık yapmayın.
Bir an durup düşündüm.
Çünkü bu kez zorbalığa uğrayan kişi sıradan bir sosyal medya kullanıcısı değil
insanlara psikolojik destek veren bir psikologdu.
Psikolog Gözen Durmuş'un
hikayesi oldukça ilginç ve zorlu süreçlerden geçen bir hikaye.
Bebekken geçirdiği hastalık yüzünden
kortizon tedavisi gören Durmuş yıllar içerisinde 180 kiloya kadar çıkmış.
Çocukluğundan itibaren kilosu sebebiyle de
hep zorbalanmış.
Küçük yaşta anne ve babasını da kaybetmiş.
Ancak bütün bunlara rağmen mücadelesine kararlılıkla devam etmiş.
Şimdi geçmişte yaşadığı zorbalığın benzeri bu kez sosyal medyada daha acımasız olarak
yaşıyor.
İşte insanın kendisine sorması gereken soru tam da burada başlıyor.
Bir psikolog bile sosyal medyadaki zorbalık karşısında "artık dayanamıyorum" noktasına geliyorsa
bu platformlarda kendisini savunacak gücü olmayan insanlar ne yapacak?
Bir insanın kilosuyla, görünüşüyle, yüzüyle, sesiyle, yaşamıyla, ailesiyle ya da geçmişiyle dalga geçmek ne zaman eğlence haline dönüştü?
Bir başkasını küçük düşürmek ne zamandan beri "yorum yapmak" olarak görülüyor?
Ve en önemlisi…
Karşımızdaki insanın da duygularının olduğunu ne zaman unuttuk?
Sosyal medya bize ekranın arkasında görünmez insanlar olduğunu düşündürüyor.
Oysa her hesabın arkasında gerçek canlı kanlı kalbi olan bir insan var.
Belki o insan zaten kendisiyle mücadele ediyor.
Belki yıllardır duyduğu bir sözün yarasını taşıyor.
Belki dışarıdan güçlü görünüyor ama sizin tek bir cümleniz
onun günlerce toparlanamamasına sebep oluyor.
Üstelik zorbalık yalnızca çocukların veya gençlerin yaşadığı bir sorun da değil.
Yetişkinler de zorbalığa maruz kalıyor.
Öğretmenler, sanatçılar, gazeteciler, doktorlar, psikologlar, sporcular…
Kısacası herkes.
Ve bazen zorbalık yapan kişi karşısındaki insanın kim olduğunu bile bilmeden saldırıyor.
Belki sadece egosunu tatmin etmek için.
Bir psikoloğa bile "yeter artık" dedirtecek noktaya geldiysek, burada yalnızca zorbalığa uğrayan kişiyi değil
zorbalığı normalleştiren toplumu da konuşmamız gerekiyor.
Peki ne yapacağız?
Öncelikle "Bana ne?" demeyi bırakacağız.
Bir kişinin aşağılandığı bir ortamda sessiz kalmak
zorbalığı yapan kişiye güç veriyor.
Çocuklarımıza sadece "zorbalık yapma" demek yetmez.
Empati kurmayı da öğretmemiz gerekiyor.
Okullarda zorbalıkla mücadele yalnızca bir seminerden ibaret olmamalı.
Sosyal medya platformları açıkça zorbalık ve taciz içeren içeriklere karşı daha hızlı ve etkili mekanizmalar geliştirmeli.
Biz kullanıcılar da gördüğümüz her şeye gülmek paylaşmak veya yaymak zorunda değiliz.
Bazen yapılabilecek en büyük iyilik paylaşmamak, destek olmak ve "Bu doğru değil" diyebilmektir.
Çünkü bugün ekrandaki bir yabancıya yapılan zorbalığa sessiz kalırsak,
yarın aynı şey bizim başımıza geldiğinde yanımızda kimse olmayabilir.
O zaman şikayet etme hakkımız da olmaz...
psikolog Gözen Durmuş'un söylediği "Lütfen bana zorbalık yapmayın" cümlesi aslında yalnızca kendisine yönelik bir çağrı değil.
Bu sosyal medyada her gün zorbalığa uğrayan binlerce insanın ortak cümlesi.
Bir insanı güçlü olduğu için daha fazla incitme hakkımız yok.
Bir insan psikolog olduğu için acı çekmeyecek değil.
Bir insan gülümsediği için söylediklerimizden etkilenmiyor değil.
Artık şu soruyu sormanın zamanız gerekiyor.
ZORBALIĞA NE ZAMAN "YETER" DİYECEĞİZ?
Belki de cevap çok basit:
Bir sonraki zorbalığa tanık olduğumuz anda.