Rejimi değiştirmek için başlatılan savaş, rejimle yapılan anlaşmayla sonuçlandı
ABD'nin İran'a yönelik saldırılarıyla başlayan ve 107 gün süren savaş, Ortadoğu'nun son yıllardaki en ağır krizlerinden biri olarak tarihe geçti.
Washington yönetimi savaşın ilk günlerinde İran yönetimini sert şekilde hedef alırken, süreç içerisinde ortaya çıkan tablo oldukça farklı oldu.
Savaşın sonunda ABD, değiştirmek istediği İran rejimiyle masaya oturarak barış anlaşması yapmak zorunda kaldı.
Başlangıçta İran'ın bölgesel etkisini kırmak, askeri kapasitesini zayıflatmak ve Tahran üzerindeki baskıyı en üst seviyeye çıkarmak amacıyla yürütülen saldırılar, zamanla daha dar bir hedefe odaklandı.
ABD Başkanı Donald Trump'ın son açıklamalarında neredeyse tek bir konu öne çıkıyordu. "İran'ın nükleer silaha sahip olmaması."
Bu durum, savaşın başındaki söylemler ile sonunda ulaşılan nokta arasındaki çarpıcı farkı da gözler önüne serdi.
Rejim değişikliği tartışmalarıyla başlayan süreç, mevcut rejimin uluslararası anlaşmanın tarafı olarak kabul edilmesiyle sonuçlandı.

Savaş boyunca İran tarafında İran dini lideri Ali Hamaney başta olmak üzere üst düzey askeri komutanlar, İran bürokrasisinin önemli isimleri ve nükleer programda görev alan çok sayıda bilim insanı hayatını kaybetti.
Bunun yanında çok sayıda sivil de çatışmaların bedelini ödedi. ABD-İsrail'nin İran'daki okul saldırısında 160'dan fazla çocuk katledildi.
İran'da enerji tesisleri, askeri altyapılar ve stratejik noktalar ciddi zarar gördü.
ABD üslerinin olduğu Körfez ülkeleri de ABD'nin saldırıları yüzünden İran tarafından günlerce hedef alındı.
ABD açısından da savaşın maliyeti küçümsenmeyecek boyutlara ulaştı. Uzun süreli askeri operasyonlar, lojistik harcamalar, bölgedeki üslerin korunması için yapılan ek yatırımlar ve küresel enerji piyasalarında yaşanan dalgalanmalar Amerikan ekonomisine ağır yükler getirdi.
Savaşın doğrudan ve dolaylı maliyetlerinin yüz milyarlarca dolara ulaştığına yönelik değerlendirmeler yapılıyor. Körfez ülkelerinin ABD'ye olan "güvenin" buhar olması da cabası. Çünkü Trump, Körfez'i İran saldırılarından koruyamadı.
Bu süreçte dikkat çeken ülkelerden biri Türkiye oldu. Ankara, savaşın başından itibaren bölgesel istikrarın korunması ve diplomatik çözüm yollarının açık tutulması gerektiğini savundu.
Türkiye hem ABD ile hem de İran ile temaslarını sürdürdü. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Türk diplomasi heyetleri çeşitli görüşmeler gerçekleştirirken, Ankara'nın temel yaklaşımı çatışmaların daha geniş bir bölgesel savaşa dönüşmesini engellemek oldu.
Türkiye açısından mesele yalnızca iki ülke arasındaki çatışma değildi. Enerji güvenliği, ticaret yolları, göç hareketleri ve bölgesel istikrar doğrudan Türkiye'nin ulusal çıkarlarını ilgilendiriyordu. Bu sebeple Ankara savaş boyunca diplomatik kanalların açık tutulması için yoğun çaba gösterdi ve taraflarla iletişimini kesmedi. Başarılı da oldu.
Bugün gelinen noktada Trump yönetimi yalnızca İran'ın nükleer programına odaklandığını vurguluyor. Hatta bazı yaptırımların kaldırılabileceğine yönelik mesajlar da veriliyor.
Bu da savaş öncesindeki "maksimum baskı" söylemi ile mevcut yaklaşım arasındaki farkı da ortaya koydu.
Savaşın sonunda ABD, İran yönetimini deviremedi. İran Trump'ın İkinci Venezuela'sı olacaktı ama bölgesel gerçekliği okuyamadı.
İsrail'in ipiyle kuyuya inmenin verdiği kaybı yaşadı.
İran ise ağır kayıplar vermesine rağmen devlet yapısını korumayı başardı.
İran'da bir Hamaney gitti başka bir Hamaney geldi. Hatta daha da genç olanı. (Mücteba Hamaney 107 gün boyunca sadece belli açıklamalar yaptı. Ses ge görüntü hiç vermedi. İlk saldırılarda yaralandığı iddia edildi)
Sonuç olarak taraflar, savaş meydanında elde edemedikleri çözümü müzakere masasında aramak zorunda kaldılar. Avrupa ülkeleri ABD'ye daha da temkinlik yaklaşmaya başladı. Trump'ı neredeyse yalnız bıraktı.
Tarihsel açıdan bakıldığında ise bu savaş, ilan edilen siyasi hedeflerle ulaşılan sonuçlar arasındaki fark sebebiyle uzun süre tartışılacak gibi görünüyor.
Çünkü rejimi değiştirme iddiasıyla başlayan bir süreç, aynı rejimle yapılan anlaşma ve karşılıklı taahhütlerle sona erdi. Bu da savaşın en dikkat çekici siyasi paradoksu olarak kayıtlara geçti.
Sonuç olarak savaşın en büyük kaybedeni Donald Trump ABD'si oldu.