Linç etmeyi neden bu kadar seviyoruz?
Bugün bir insanı mahvetmek için mahkeme kararına, uzun soruşturmalara ya da somut delillere ihtiyaç yok.
Bazen birkaç saniyelik bir video bağlamından koparılmış bir cümle ya da sosyal medyada açılan bir etiket yeterli olabiliyor.
Dijital linç kültürü tam da burada başlıyor.
İnsanlar artık gerçeği öğrenmeden, önüne arkasına bakmadan
hemen acımasızca yargılama eğilimine giriyor (gerçeğe de ihtiyaç duymuyor zaten)
Bu durumu da bir tür "kamusal görev" gibi yapıyor.
Ama asıl amaç linçleyerek sosyal medyada etkileşim kasmak...
Türkiye'de bu durum artık sıradanlaştı.
Sabah paylaşım yapan biri, akşamına ülkenin en nefret edilen insanı ilan edilebiliyor.
Üstelik çoğu zaman insanlar neyin doğru neyin yanlış olduğunu tam olarak bilmiyor.
Çünkü dijital çağda hız hakikatin o kadar önüne geçti, bu yolda kaza yapmamak
neredeyse imkansız..
İlk tepkiyi veren olmak -en çok etkileşimi alan olmak- doğruyu araştırmaktan daha değerli hale getiriyor maalesef.
Sosyal medya platformlarının çalışma sistemi de bunu asıl besleyen kısım aslında.
Öfke, kızgınlık ve kutuplaşma daha fazla etkileşim getiriyor.
Daha fazla etkileşim ise daha fazla görünürlük demek.
Yani dijital sistem sakin ve sağduyulu insanı değil; bağıranı, hakaret edeni ve hedef göstereni ödüllendiriyor.
İnsanlar da zamanla bunun farkına vardı.
Birçok kullanıcı artık düşüncesini ifade etmek için değil kalabalığın parçası olmak için yorum yapıyor.
Tıpkı ilk taşı polise atıp kayıplara karışan meydandaki provokatörler gibi..
Daha tehlikeli olan ise şu.
Dijital linç artık sadece ünlülere yapılmıyor.
Sıradan insanlar da bir gecede hedef haline gelebiliyor.
Bir öğretmen, bir öğrenci, bir esnaf ya da sokakta görüntülenen herhangi biri…
Tek bir video kesitiyle milyonların önüne atılabiliyor.
Sonrasında gelen hakaretler, tehditler, iş kayıpları ve psikolojik yıkım ise çoğu zaman kimsenin umurunda olmuyor.
Tıpkı bir bebeğin balkondan kaldırıma düştüğünü görmeyip yoluna devam eden
yaşlı bir amcanın acımasızca linçlenerek küçük bir kasaba düştüğü durum gibi...
***
Bu kültürün normalleşmesinin en büyük sebebi insanların dijital ortamda kendilerini sorumsuz hissetmesi.
Ekranın arkasında olunca empati azalıyor.
Gerçek hayatta söylenemeyecek cümleler, sosyal medyada birkaç saniyede rahatlıkla yazılıyor.
Kalabalığın içinde bireysel vicdan kayboluyor.
İnsanlar düşünmek yerine saldırıya katılıyor.
Oysa bir toplumun en büyük gücü öfkesi değil adalet duygusudur.
Her hatayı linçle cezalandırmaya çalışan toplumlar,
zamanla konuşmaktan korkan insanlarla dolmaya başlar.
Şu anda o kısma doğru gidiyor gibiyiz.
Bu da sadece bireyleri değil düşünce ortamını da olumsuz etkiliyor.
Belki de artık kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Gerçekten adalet mi arıyoruz, yoksa sadece birlikte öfkelenmenin verdiği geçici tatmini mi yaşıyoruz?
Sizce cevap ne?