Bulunduğun yer değerini belirler
Washington metrosunda sıradan bir sabah...
İnsanlar işe yetişme telaşında. Kimi telefonuna bakıyor, kimi bir sonraki treni kaçırmamak için adımlarını hızlandırıyor. Kimsenin zamanı yok.
Tam o sırada metro istasyonunun bir köşesinde bir kemancı beliriyor.
Üzerinde sıradan kıyafetler var.
Önünde bir keman kutusu...
Ve elinde milyonlarca dolar değerindeki bir keman. Çalan kişi ise sıradan bir sokak müzisyeni değil. Dünyanın en önemli kemancılarından Joshua Bell.
Normal şartlarda onu dinlemek için konser salonlarına gider, aylar öncesinden bilet alır, yüzlerce dolar öder ve sahneye çıkmasını beklersiniz. Ama o sabah Bell, Washington metrosunda yaklaşık 45 dakika boyunca dünyanın en zor keman eserlerinden bazılarını çaldı.
Binlerce insanın arasından yüzlercesi önünden geçti. Ama çok az kişi durdu. Keman kutusuna bırakılan para ise yalnızca birkaç on dolardı.
Düşündürücü olan ise şu,
Aynı insan, aynı keman, aynı müzik, ama bambaşka bir sonuç.
Çünkü bazen insan, değeri değil, değerin sunduğu duyguyu ya da ihtişamı satın alıyor.
Bir konser salonunda aynı melodi dinlenirken "muhteşem", metroda ise çoğu zaman "bir sokak müzisyeni" deyip geçilebiliyor.
Demek ki zihnimiz yalnızca gördüğümüz şeye değil, gördüğümüz şeyin çerçevesine de karar veriyor.
Kırmızı koltuklar, kristal avizeler, şık kıyafetler, yüksek bilet fiyatlar ve sahnenin üzerindeki ışıklar...
Bütün bunlar bize bir şeyin değerli olduğunu söylüyor sonra zihnimiz o değeri kabul ediyor.
Oysa aynı yetenek, aynı güzellik ve aynı emek, başka bir yerde karşımıza çıktığında bir anda sıradanlaşabiliyor.
Peki ya hayatımız?
Belki de her gün bunun daha büyük bir versiyonunu yaşıyoruz. Bir insanı bulunduğu makamla değerlendiriyoruz. Bir fikri onu söyleyen kişinin unvanıyla ölçüyoruz. Bir kitabın değerini kapağına ve yayınevine göre belirliyoruz. Bir insanın ne kadar başarılı olduğunu sahip olduklarıyla hesaplıyoruz. Bir düşüncenin doğru olup olmadığına, onu kimin söylediğine bakarak karar veriyoruz.
Ve bazen çok değerli şeyleri sırf yanlış yerde oldukları için görmüyoruz.
Bir caddenin kenarında, asfaltın içinden çıkan son gül gibi...
Kimsenin dönüp bakmadığı, kimsenin fotoğrafını çekmediği, kimsenin "ne güzel" demediği bir gül.
Oysa o gülün sert asfaltı aşıp açması neredeyse imkansız. Belki de orada büyümemesi gerekiyordu ama büyüdü. Biz ise yanından geçtik çünkü güzelliği bir çiçek bahçesinin içinde yer almıyordu. Bir betonun arasındaydı. İşte hayatın ironisi tam burada başlıyor.
Biz çoğu zaman değeri aramıyoruz, bize değerli olduğu söylenen şeyleri arıyoruz. Bir mekan "lüks" denildiğinde daha güzel geliyor, bir restoranın önünde uzun kuyruk olduğunda merak ediyoruz. Bir insanın milyonlarca takipçisi varsa söylediklerine daha fazla kulak veriyoruz. Bir ürün pahalıysa kaliteli olduğuna daha kolay inanıyoruz.
Bir fikir çok kişi tarafından paylaşılıyorsa doğru olduğuna daha çabuk ikna oluyoruz. Dijital çağ ise bu zaafımızı daha da büyüttü. Çünkü artık yalnızca gerçek dünyada değil, ekranlarda da "çerçeveler" satın alıyoruz.
Bir fotoğrafın ışığı, bir videonun milyonlarca izlenmesi, bir hesabın mavi tiki, bir ürünün "premium" etiketi, bir insanın sosyal medyadaki vitrini...
Bütün bunlar bize neye değer vermemiz gerektiğini fısıldıyor.
Çağımızın en büyük yanılgılarından biri şu olabilir…
Görünür olanı değerli, görünmeyeni değersiz sanmak. Oysa hayatta en değerli şeyler çoğu zaman gösterişli değildir.
Bir annenin yıllarca karşılıksız verdiği emek...
Bir babanın kimse görmeden yaptığı fedakarlık...
Bir dostun zor zamanda attığı tek mesaj...
Bir çocuğun samimi gülüşü...
Bir ağacın gölgesi...
Ve asfaltın arasından inatla çıkan o son gül...
Bunların hiçbiri bize kırmızı halıyla sunulmuyor.
Üzerlerinde fiyat etiketi yok.
Bir algoritma tarafından "önerilmiyorlar."
Ama hayatın gerçek zenginliği tam olarak burada.
Bir gün durup çevremize baktığımızda fark ediyoruz ki, belki de bütün mesele, değerli olanı bulmak değil, değerli olanın yanından geçerken durabilmek.
Joshua Bell metroda keman çalarken insanlar trene yetişmeye çalışıyordu. Belki onlar için o sabah sadece işe giden sıradan bir sabahtı ama aslında dünyanın en önemli kemancılarından biri, önlerinde birkaç metre ötede müzik tarihinin en zor eserlerinden birini çalıyordu. Fakat onlar bunu bilmiyordu. Belki de mesele tam olarak bu. Hayat bize her gün küçük konserler veriyor. Ama biz çoğu zaman kulak vermiyoruz.
Her gün önümüzden birileri geçiyor ama çoğu zaman kim olduklarını merak etmiyoruz.
Her gün bir yerlerde bir gül açıyor ama asfaltın arasındaysa başımızı çevirip bakmıyoruz.
Belki bugün biraz yavaşlamalıyız.
Çünkü bazen değeri değiştiren şey, değerli olarak sunulanı görmek değil, sadece ona baktığımız yerdir.
Ve belki de hayatın bize sorduğu en zor soru şudur!
"Ben senin için ne kadar değerliyim?" değil...
"Sen değerli olanı fark edebiliyor musun?"
Bulunduğun yer değerini belirler.