80’lerden boynu büküklere…
Son birkaç gündür başlayan akımla birçok kullanıcı yapay zekayla hazırladıkları fotoğrafı paylaşarak 80'ler akımına katıldı.
Burada dikkatimi çeken ufak bir ayrıntı var.
O da herkese aynı eşofman üstünü giydirmiş olması.
Ancak bu oldukça yanlış.
Çünkü 80'lerde televizyon ekranları siyah-beyaz olsa da hayat çok ama çok renkliydi.
Müzik, dans, moda, yaşam tarzı…
Hepsi kendisine hastı.
Zamanın ruhu çok dinamikti.
Yapay zekanın bir görsele sığdıramayacağı kadar renkli bir yaşam vardı.
Ve bu sadece moda ve giyimle sınırlı değildi…
"Samimiyet" gerçek anlamıyla yaşanırdı.
Mesela…
Komşuluk vardı, kapılar kilitlenmezdi.
Çocuklar sokakta rahatlıkla oynardı. Çünkü mutlaka onlara göz kulak olan bir komşu vardı.
Evde yapılan yemekler, "Kokmuştur yavrum bunu da komşuya götür" diyerek, komşuya da gönderirlerdi.
Paylaşım vardı.
Varlık da, yokluk da paylaşılırdı.
Bir evde televizyon varsa mahalle akşam orada soluk alırdı.
Tabii ki polyannacılık yaparak her şeyin mükemmel olduğunu söylemek pek doğru olmaz.
Ancak düşünüldüğünde,
ne sağlık hizmetleri bu kadar yaygındı, ne alışveriş ne de teknoloji…
Şu an hayatın her alanında ana taşıyıcı olarak hizmet veren internet o zamanlar emekleme aşamasında bile değildi…
Faturaları yatırmak için insanlar kuyruk beklerdi.
Hatta o kuyruklarda çok iyi dostluklar çıkardı.
Yani zaman o anın içinde kalarak sindirerek ve yavaş akardı.
Şimdi istediğimiz müziği bir uygulamadan açıyoruz.
O dönemde ise o şarkıyı dinlemek için önce kasedi bulup almak gerekiyordu.
Sonra sıra tekrar tekrar dinlemeye geliyordu.
Walkman ile müzik dinlemek, kendi fon müziğin ile dolaşmak gibi bir şeydi mesela.
Yani ne ulaşım, ne teknoloji, ne sosyal yaşam, ne de sanat aktiviteleri bugünkü kadar geniş ve ulaşılabilir değildi…
Ancak dediğim gibi en önemli konu, insanlar içinde bulunduğu andan keyif alıyordu.
Ne geçmişte ne gelecekte yaşıyordu.
Ne de hayatı sürekli paylaşmak gibi bir dert vardı..
Tabii ne de başkasının hayatını kaçırmamak adına saatlerce ekrana gömülmek.
Boynu Bükükler Çağı
Akıllı telefon…
Sadece bizim ülkemizde değil, dünyada milyarlarca insanın boynunu büktü…
Kimse telefon ekranından gözünü ayıramaz oldu.
Saatlerce telefona bakarak, telefondaki uygulamalarda kendini kaybetti…
Teknoloji çağı zamanın ruhuna has kendi bağımlılıklarını ortaya çıkardı…
Sosyal medyada paylaşmak için video çekerken hayatını kaybeden insanlar oldu.
Kimi bir apartmanın tepesinden düştü
Kimi treni göremedi tren çarptı.
Kimi bir uçurumdan düştü.
Kimi trafikte araba kullanırken kaza yaptı
Kimi yaya olarak yürürken bir otoyola girdiğini fark etmedi bile…
Amerikan Horror Story'nin 10. Sezonun 9. Bölümü olan "Blue Moon"da Uzaylıların insansı elçisi olan Valiant Thor (Cody Fern), Beyaz Saray'da Başkan Eisenhower (Neal McDonough) ve danışmanlarının karşısına çıkar. Cebinden bir akıllı telefon çıkararak. Gelecekte tüm dünyayı bununla yöneteceğiz iması yaparak geleceğin teknolojisini tanıtıyor.
Bu sahne çok ikonik çünkü akıllı telefonlar artık bir çeşit zihin kontrol mekanizmasına dönüştü…
Teknoloji bize dünyayı avucumuzun içine getirdi.
Ama bunun karşılığında bazen bizi, içinde bulunduğumuz dünyadan uzaklaştırdı.
Evde, otobüste, restoranda, her an insanların kafası eğik bir telefon ekranına bakıyor olduğu yerin anın bile farkında değil…
Akıllı telefonlar insanları Boynu Bükük bir hayata mahkum etti.
Herkes kendini arıyor,
Bir videoda "Heh, bu tam benim yaşadığım, benim durumum" diyor.
Genel tanımlamalardan kendine bir şey çıkarıyor.
Zihninin yavaş yavaş manipüle edilmesine, düşüncelerinin değiştirilmesine alan açıyor,
Ve sonunda kendini gerçekleştiren kehaneti yaşıyor.
Çünkü algoritma tam da burada devreye giriyor.
Bir içerikte kendimizden bir parça bulduğumuzda, benzer içeriklerin devamı geliyor. Aynı düşünceyi, aynı duyguyu, aynı bakış açısını farklı videolarda, farklı hesaplarda tekrar tekrar görmeye başlıyoruz. Bir süre sonra karşımıza çıkan şey artık sadece bir içerik olmaktan çıkıyor, zihnimizin içinde sürekli tekrarlanan bir düşünceye dönüşüyor.
İşte tehlike de tam burada başlıyor.
Bir düşünceyi ne kadar sık görürsek, onu o kadar tanıdık buluyoruz. Tanıdık gelen şey ise zamanla bize daha doğruymuş gibi gelebiliyor. Böylece algoritmanın bize gösterdiği dünya, farkında olmadan bizim dünyamızı şekillendirmeye başlıyor.
Ve insan, başkasının ektiği düşünceyi bir süre sonra kendi düşüncesi sanabiliyor.
Oysaki sosyal medya, kullandığımız akıllı telefonlar aracılığıyla zihnimize bir düşünce tohumu atıyor ve yavaş yavaş sulayarak o tohumun büyümesine, düşüncelerimizin değişmesine neden oluyor.
Bu belli bir grup ya da kişi için geçerli değil milyarlarca insanın yaşadığı, üstüne üstlük bildiği ama baş edemediği bir gerçek artık!
Zihnimizi bu tuzaklardan kurtarmalıyız…
Yeniden düşünmeliyiz.
Kendi gördüklerimiz, deneyimlediklerimiz, edindiğimiz bilgiler ve kendi hayatımızdaki yaşanmışlıklara…
Ve bunları da manipüle edilmiş zihin yapısı ile ele almamalıyız ki, salt gerçeği görme imkanımız olsun.
Mükemmel yaşamlar, ilişkiler her şeyin en kusursuz hali…
Bunlar gerçek değil hepimiz biliyoruz.
'Desinler' düşünce yapısı ile hareket eden çevremizde insanlar varsa onlar da buna dahil!
Çünkü kimse sınanmadığı günahın masumu değil.
Kimse sınanmadığı imtihan için bir başkasını yargılamamalı!
Umut ve korku, sosyal medyanın en güçlü silahı.
Buna çanak tutan da bizleriz.
Gördüğümüz, izlediğimiz, durduğumuz, anlatılan her şeyi yeniden düşünmeliyiz.
Artık kendi hayatımızın kontrolünü geri kazanma vakti çoktan geldi.
Yaşamımızı ekranların bizi sürüklediği yönde değil, kendi yönümüzü belirleyerek, hayallerimizin ve isteklerimizin peşinden giderek yaşamalıyız..
Ve yine aynı şekilde, çevredeki insanların beklentileri, fikirleri ve görüşleri ile hareket ederek değil,
kendi düşüncelerimizle, çevreden gelen negatif düşüncelerden etkilenmeden yaşamalıyız.
Aksi takdirde hayat bizim olsa da kontrol başkalarında olacak.
Ve sonunda gerçek hayatımızın nasıl olduğunu asla bilemeden bir ömür geçecek..
Unutmayın, Zihin Köleliğine karşı en güçlü iradeyi ancak siz gösterebilirsiniz.