Bizi dinlemelerine gerek yok!
Alışveriş uygulamaları bizi gerçekten dinliyor mu?
Bir yazılımcının kablosuz kulaklığında yaşadığı bağlantı sorunu, sıradan görünen bir teknik problemin arkasında çok daha tartışmalı bir ihtimali de gündeme getirdi. Bir alışveriş platformu, kullanıcıdan açıkça izin almadan bilgisayarın ses sistemi üzerinden çevresindeki cihazları algılamaya çalıştı!
Bu durum, arka planda çalışan ve sınırları giderek belirsizleşen bir veri toplama mimarisinin üzerindeki perdeyi kaldırıyor.
Kaçınılmaz olarak sorulması gereken soru şu:
Bir platform, yalnızca sizin cihazınızı değil, cihazınızın içinde bulunduğu dijital çevreyi ve etrafındaki sinyalleri de anlamlandırmaya mı çalışıyor?
İddianın tek bir e-ticaret platformu sınırlı olmaması ise endişeyi daha da derinleştiriyor.
Çünkü artık tartışmamız gereken soru yalnızca "Telefonumuzun mikrofonunu kullanıyorlar mı?" olmaktan çıkıyor...
Asıl soru şu,
Uygulamalar bizi dinlemek zorunda kalmadan da hakkımızda neler öğrenebiliyor?
Mikrofon, kamera, Bluetooth, konum, cihaz sensörleri, tarayıcı parmak izi, çerezler ve uygulama içindeki davranışlarımız...
Dijital dünyada mahremiyet yalnızca konuştuğumuz kelimelerden ibaret değil.
Ne zaman çevrimiçi olduğumuz, hangi ürüne baktığımız, ne kadar süre ekranda kaldığımız, hangi cihazları kullandığımız ve hatta hangi cihazların çevremizde bulunduğu bile bizi tanımlamak için kullanılabiliyor.
İşte asıl ürkütücü taraf burada başlıyor.
Çünkü teknoloji şirketlerinin bizim hakkımızda bilgi sahibi olması için illa ki telefonun mikrofonunu açıp konuşmalarımızı kaydetmesi gerekmiyor.
Biz zaten her gün kendimizi ele veriyoruz.
Bir ürüne üç saniye bakıyoruz.
Sonra başka bir ürüne geçiyoruz.
Bir ayakkabının fiyatını kontrol ediyoruz.
Sepete eklemiyoruz ama sayfadan hemen çıkmıyoruz.
Bir ürünün yorumlarını okuyoruz.
Aynı kategorideki başka ürünlere bakıyoruz.
Gece saat 01.30'da alışveriş uygulamasını açıyoruz.
Sabah tekrar aynı ürüne bakıyoruz.
Sonra başka bir platforma geçtiğimizde karşımıza o ürünün reklamı çıkıyor.
Ve biz hemen "Telefon beni dinliyor." diyoruz.
Oysa bazen telefonun bizi dinlemesine hiç gerek yok.
Çünkü davranışlarımız zaten yeterince yüksek sesle bizim adımıza konuşuyor….
Dijital dünyada yeni dinleme biçimi
Geçmişte gözetim denildiğinde aklımıza kamera gelirdi.
Birileri bizi görüyordu.
Sonra mikrofonlar devreye girdi.
Birileri bizi duyabiliyordu.
Şimdi ise çok daha farklı bir dönemdeyiz.
Sistemler bizi yalnızca görmüyor veya duymuyor.
Bizi tahmin ediyor.
Ne almak istediğimizi...
Neye ilgi duyduğumuzu...
Ne zaman alışveriş yapacağımızı...
Hangi fiyat seviyesinde satın alma ihtimalimizin yükseldiğini...
Hangi reklama tıklayacağımızı...
Hatta henüz kendimizin bile farkında olmadığı bazı eğilimlerimizi.
Hatta içinde bulunduğumuz duygusal durumumuzu, ilişki, evlilik, aile…
Dahası bu duygusal durumun nereye evrileceği, hatta bu duygusal durumu manipül ederek yönlendirebiliyorlar bile…
Bu da çokça oldu ama başka bir yazıda ayrıca ele alacağım
Tüm bu etki ve yönlendirme gücüne sahip olmalarına, kilitli kapıları açmalarına yardımcı olan bir anahtar var!
Buradaki kritik kelime ise veri!
Tek başına bir veri çoğu zaman fazla bir şey anlatmaz.
Ama binlerce küçük veri bir araya geldiğinde ortaya oldukça ayrıntılı bir insan profili çıkabilir.
- Konum.
- Saat.
- Cihaz.
- Tarayıcı.
- İşletim sistemi.
- Ekran çözünürlüğü.
- IP adresi.
- Tıklamalar.
- Kaydırma hareketleri.
- Arama geçmişi.
- Satın alma geçmişi.
- Sepete eklenen ancak satın alınmayan ürünler.
- Ve uygulamada geçirilen süre…
Bunların her biri tek başına küçük bir iz.
Ama dijital sistemler zaten küçük izleri birleştirmek için tasarlanıyor.
Ortaya çıkan şey ise bizim dijital ikizimiz.
Peki kulaklık meselesi neden önemli?
Çünkü burada tartışılan şey yalnızca bir alışveriş uygulamasının ne yaptığı değil.
Teknoloji kullanımında daha büyük bir soruyla karşı karşıyayız.
Bir cihazın çevresindeki dijital ortam, kullanıcıya ait bir veri kaynağı haline gelebilir mi?
- Bluetooth bağlantıları...
- Yakındaki cihazlar...
- Ses donanımları...
- Kablosuz ağlar...
- USB cihazları...
- Tarayıcı özellikleri...
- İşletim sistemi bilgileri...
Bunların tamamı bir cihazın dijital çevresini tanımlamak için kullanılabilecek teknik sinyaller oluşturabilir.
Bu noktada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Bir uygulamanın bir cihazı algılaması, o cihazın mikrofonundan konuşmaları kaydettiği anlamına gelmez.
Bir bilgisayarın ses donanımına erişilmesi de otomatik olarak "ortam dinleniyor" anlamına gelmez.
Fakat mesele tam da burada ilginçleşiyor.
Çünkü kullanıcı açısından bakıldığında sınır giderek bulanıklaşıyor.
Uygulama neye erişiyor?
Neden erişiyor?
Bu erişim için gerçekten ihtiyacı var mı?
Ve kullanıcı bundan haberdar mı?
Asıl tartışmamız gereken sorular bunlar.
Çünkü izin vermek, her şeyi anlamak değildir
Telefonumuza yeni bir uygulama yüklüyoruz.
Karşımıza onlarca izin çıkıyor.
Konum.
Bildirim.
Bluetooth.
Kamera.
Mikrofon.
Fotoğraflar.
Dosyalar.
Kişiler…
Ve çoğu zaman okumadan "İzin ver" butonuna basıyoruz.
Çünkü uygulamayı kullanmak istiyoruz.
Üstelik teknoloji şirketleri de bu davranışı çok iyi biliyor.
İnsanların büyük bölümü teknik izinlerin ne anlama geldiğini ayrıntılı olarak incelemiyor.
Kullanıcı için bu birkaç saniyelik bir işlem.
Şirket açısından ise potansiyel olarak çok değerli bir veri erişimi.
İşte dijital ekonominin en önemli paradokslarından biri burada ortaya çıkıyor!
Biz ücretsiz bir uygulama kullandığımızı düşünüyoruz.
Oysa uygulama da bizim davranışlarımızdan ekonomik değer üretiyor olabilir.
Bu nedenle dijital çağda "ürün nedir?" sorusunun cevabı da değişiyor.
Bazen ürün ekranda gördüğümüz uygulama değil.
Ürün, uygulamanın bizim hakkımızda oluşturduğu bilgi olabilir.
Reklam artık bizi beklemiyor
Eskiden reklamcılar insanları tanımaya çalışıyordu.
Yaş, cinsiyet, gelir, meslek, yaşadığı bölge ve ilgi alanları…
Şimdi ise algoritmalar çok daha fazla sinyale sahip.
Bir insanın hangi ürüne baktığını biliyor.
Hangi üründe ne kadar kaldığını biliyor.
Hangi reklamı geçip hangisini izlediğini biliyor.
Hangi günlerde alışveriş yaptığını biliyor.
Hangi saatlerde daha aktif olduğunu biliyor.
Ve bütün bunlardan gelecekte ne yapabileceğine dair bir tahminde bulunabiliyor!
Dolayısıyla mesele artık yalnızca "Beni takip ediyorlar mı?" değil.
Çünkü cevap çoğu zaman evet.
Ama takip kelimesi bile artık yetersiz kalıyor.
Sistemler bizi takip etmekten çok davranışlarımızı modellemeye çalışıyor.
Ve model ne kadar çok veriyle beslenirse tahmin de o kadar güçleniyor.
En tehlikeli cümle "Benim saklayacak bir şeyim yok"
Dijital mahremiyet tartışmalarında sık sık aynı cümleyi duyuyoruz…
Oysa mahremiyet, hayatımızın her ayrıntısının başkalarının elinde bulunmamasıyla ilgili.
- Hangi hastalığı araştırdığımız...
- Hangi siyasi habere baktığımız...
- Hangi ürünü almak istediğimiz...
- Hangi ekonomik durumda olduğumuz...
- Gece kaçta uyandığımız...
- Nerede bulunduğumuz...
- Kimlerle iletişim kurduğumuz...
- Neyden endişe ettiğimiz...
- Neye ilgi duyduğumuz...
Bunların tamamı bir insanın hayatına ilişkin son derece güçlü ipuçları taşıyor.
Üstelik bu bilgilerin önemli bir bölümünü biz gönüllü olarak veriyoruz.
Bir arama yapıyoruz.
Bir uygulamaya giriyoruz.
Bir ürüne bakıyoruz.
Bir videoyu sonuna kadar izliyoruz.
Bir haritayı açıyoruz.
Bir konuma izin veriyoruz.
Bir alışverişi tamamlıyoruz.
Sonra bütün bu küçük parçalar birleşiyor.
Ve sistem bizi bizden daha iyi tanıyan bir profil oluşturmaya başlıyor.
Belki de geleceğin en büyük mahremiyet problemi telefonun bizi dinlemesi olmayacak.
Çünkü buna ihtiyacı bile kalmayabilir.
Biz zaten her gün yeterince konuşuyoruz.
Sadece kelimelerle değil...
Ekrana dokunmamızla, seçimlerimizle, konumumuzla, cihazlarımızla ve davranışlarımızla.
Ve belki de asıl ürkütücü soru "Beni dinliyorlar mı?" değil.
Ben hiçbir şey söylemeden hakkımda ne kadar çok şey biliyorlar?