Kardeşliğimizi sınıyorlar
Giriş Tarihi: Son Güncelleme:
Can Azerbaycan'da üniversiteler hariç eğitim kurumlarında öğrencilere ve öğretmenlere uygulanan başörtüsü yasağını içimiz kan ağlayarak izliyoruz. Çünkü gelen görüntüler Türkiye'nin 20 yıl önceki hâlini hatırlatıyor. Başörtüsünün farz olmadığını anlatan ilahiyatçılardan tutun, küçücük kızlara "Yallah Tahran'a, Arabistan'a" diyenlere dek pek çok benzerlik iç burkuyor. Hele sınıfın camından eğilip bahçede tek başına kalmış başörtülü arkadaşına, "Başını katiyen açma" diye bağıran kızcağızların videosunu izlerken gözyaşlarımı tutamadım. Ülkemizde başörtüsü yasağı hüküm sürerken kızlarımızın okumak için gittiği sığınağımız can Azerbaycan'ı izlerken hüznüm kalbimden taşarak yazıyorum.
Yasağın çilesini on yıllarca çekmiş bir ülkenin evladı olarak söylüyorum: Kardeşimizin aynı yollardan geçmesini istemeyiz. Metinde adı hiç geçmeyen, "forma bütünlüğü" ve "laiklik" formülüyle okul müdürlerinin takdirine bırakılan bir yasağın nereye varacağını gördük. Okul kapısında açtırılan başları, yarım kalan diplomaları, bu gereksiz tartışmanın bir toplumdan çaldığı yılları biliyoruz. Vallahi derdimiz "içişlerinize karışmak" falan değildir; derdimiz birdir. Azerbaycan'ın refahı ve huzuru için bu yanlıştan dönülmesini arzu ederiz.
Deniliyor ki bu, İran etkisine karşı bir mücadeledir. Oysa yasaklar inanç bağını tarihin hiçbir döneminde zayıflatmadı, bilakis mayayı sağlamlaştırdı. Örneğin, Sovyet döneminin ateizm propagandası, yıkılan camiler, başörtüsüne yönelik kampanyalar Azerbaycan'ın sağlam mayasını bozamadı. Bugün Şuşa'da işgalin yerle bir ettiği camileri ayağa kaldıran, Hadrut'ta yeni camiyi açan da bizzat Sayın İlham Aliyev'dir. Hatırlayalım, 2010'daki yasağa en sert ses Tahran'dan yükselmişti. Yasak İran'ın elini zayıflatmaz; ona olmayan bir "koruyucu" rolü hediye eder. Kaldı ki başörtülü olmak sadece İran'a has bir durumsa Türkiye'den yükselen bu feryadı nasıl okumak gerekir?
Deniliyor ki Azerbaycan'ın Arap ve Fars âdetleriyle işi olmaz, o milli değerlerine bağlıdır. Peki İkinci Karabağ Savaşı'nda kolunu vatana vermiş bir gazinin, başörtülü kızı okul kapısından geri döndürülünce "Bu kolumu vatan uğruna feda ettim" diye isyan etmesini hangi milli değerin çerçevesine koyabiliriz? O kız da diğer arkadaşları kadar bu milletin evladı değil midir?
Azerbaycanlı kardeşlerim, evlatlarınız İkinci Karabağ Savaşı'nda destan yazarken bizim ülkemizdeki "laikçilerin" Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz, "Maalesef gelen haberlerde, Türkiye'den Azerbaycan'a silah yardımı yapıldığı ve bazı cihatçı grupların da Azerbaycan'a gönderildiği ifade ediliyor" diyebilmişti. O yüzden seküler görünümlü sömürge ruhlu seslerin yasağı desteklemesine lütfen aldanmayın. Kendi halkınızın sesine güvenin.
Temennim, Türkiye ile Azerbaycan'ın bu meseleyi ekranlar ve sosyal medya üzerinden birbirine mesaj vererek değil, kardeşlik hukuku içinde konuşmasıdır. Karabağ'ın işgalden azat edilişinde nasıl ki birlik olmamızın faydası olmuştur; istikbalde de birlikte neler yapacağımıza odaklanarak meselelere yaklaşılmalıdır.
Haziran 2021'de imzalanan Şuşa Beyannamesi'ne bizzat şahitlik etmiş bir gazeteci olarak bugünlere kolay gelmediğimizi biliyorum. Şuşa'da kardeşliğimizi müttefiklik hukukuna bağladık. Ardından ordularımız 2024 sonunda Marmaris Aksaz'da sualtı taarruz ve savunma tatbikatında, 2025 başında Kars'ın karında kış tatbikatında, bu yılın mayısında da Bakü'de elektronik harp tatbikatında omuz omuza çalıştı. Bu tablo, kardeşliğimizin sözde değil sahada, ortak bir güvenlik mimarisi olarak kurulduğunu gösteriyor.
Böyle bir mimari, bir okul kapısındaki tartışmanın gölgesinde kalmayı hak etmiyor.
Azerbaycan'ın bu yasaktan eninde sonunda vazgeçeceğinden şüphem yok. Ne var ki bazılarının aksine birkaç haftalık bir tartışmayla koca bir tarihi çöpe atacak kadar da şirazeyi kaybetmemek lazım.
O gün geldiğinde Türkiye ile Azerbaycan'ın arası açılmışsa, bundan en çok memnun olacak iki ülke bu sonucu heyecanla bekliyor: İran ve İsrail. Süreci ikisini birden sevindirecek bir yola girmeden lisan-ı münasiple ve hasbi yürütmemiz şarttır.
Yasağın çilesini on yıllarca çekmiş bir ülkenin evladı olarak söylüyorum: Kardeşimizin aynı yollardan geçmesini istemeyiz. Metinde adı hiç geçmeyen, "forma bütünlüğü" ve "laiklik" formülüyle okul müdürlerinin takdirine bırakılan bir yasağın nereye varacağını gördük. Okul kapısında açtırılan başları, yarım kalan diplomaları, bu gereksiz tartışmanın bir toplumdan çaldığı yılları biliyoruz. Vallahi derdimiz "içişlerinize karışmak" falan değildir; derdimiz birdir. Azerbaycan'ın refahı ve huzuru için bu yanlıştan dönülmesini arzu ederiz.
Deniliyor ki bu, İran etkisine karşı bir mücadeledir. Oysa yasaklar inanç bağını tarihin hiçbir döneminde zayıflatmadı, bilakis mayayı sağlamlaştırdı. Örneğin, Sovyet döneminin ateizm propagandası, yıkılan camiler, başörtüsüne yönelik kampanyalar Azerbaycan'ın sağlam mayasını bozamadı. Bugün Şuşa'da işgalin yerle bir ettiği camileri ayağa kaldıran, Hadrut'ta yeni camiyi açan da bizzat Sayın İlham Aliyev'dir. Hatırlayalım, 2010'daki yasağa en sert ses Tahran'dan yükselmişti. Yasak İran'ın elini zayıflatmaz; ona olmayan bir "koruyucu" rolü hediye eder. Kaldı ki başörtülü olmak sadece İran'a has bir durumsa Türkiye'den yükselen bu feryadı nasıl okumak gerekir?
Deniliyor ki Azerbaycan'ın Arap ve Fars âdetleriyle işi olmaz, o milli değerlerine bağlıdır. Peki İkinci Karabağ Savaşı'nda kolunu vatana vermiş bir gazinin, başörtülü kızı okul kapısından geri döndürülünce "Bu kolumu vatan uğruna feda ettim" diye isyan etmesini hangi milli değerin çerçevesine koyabiliriz? O kız da diğer arkadaşları kadar bu milletin evladı değil midir?
Azerbaycanlı kardeşlerim, evlatlarınız İkinci Karabağ Savaşı'nda destan yazarken bizim ülkemizdeki "laikçilerin" Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz, "Maalesef gelen haberlerde, Türkiye'den Azerbaycan'a silah yardımı yapıldığı ve bazı cihatçı grupların da Azerbaycan'a gönderildiği ifade ediliyor" diyebilmişti. O yüzden seküler görünümlü sömürge ruhlu seslerin yasağı desteklemesine lütfen aldanmayın. Kendi halkınızın sesine güvenin.
Temennim, Türkiye ile Azerbaycan'ın bu meseleyi ekranlar ve sosyal medya üzerinden birbirine mesaj vererek değil, kardeşlik hukuku içinde konuşmasıdır. Karabağ'ın işgalden azat edilişinde nasıl ki birlik olmamızın faydası olmuştur; istikbalde de birlikte neler yapacağımıza odaklanarak meselelere yaklaşılmalıdır.
Haziran 2021'de imzalanan Şuşa Beyannamesi'ne bizzat şahitlik etmiş bir gazeteci olarak bugünlere kolay gelmediğimizi biliyorum. Şuşa'da kardeşliğimizi müttefiklik hukukuna bağladık. Ardından ordularımız 2024 sonunda Marmaris Aksaz'da sualtı taarruz ve savunma tatbikatında, 2025 başında Kars'ın karında kış tatbikatında, bu yılın mayısında da Bakü'de elektronik harp tatbikatında omuz omuza çalıştı. Bu tablo, kardeşliğimizin sözde değil sahada, ortak bir güvenlik mimarisi olarak kurulduğunu gösteriyor.
Böyle bir mimari, bir okul kapısındaki tartışmanın gölgesinde kalmayı hak etmiyor.
Azerbaycan'ın bu yasaktan eninde sonunda vazgeçeceğinden şüphem yok. Ne var ki bazılarının aksine birkaç haftalık bir tartışmayla koca bir tarihi çöpe atacak kadar da şirazeyi kaybetmemek lazım.
O gün geldiğinde Türkiye ile Azerbaycan'ın arası açılmışsa, bundan en çok memnun olacak iki ülke bu sonucu heyecanla bekliyor: İran ve İsrail. Süreci ikisini birden sevindirecek bir yola girmeden lisan-ı münasiple ve hasbi yürütmemiz şarttır.