Bye bye Yankee
Giriş Tarihi: Son Güncelleme:
Amerikan askeri, 30 Eylül itibarıyla Erbil'den çıktı ve Irak'ta 2003'te açılan parantez 23 yıl sonra kapandı.
Erbil'i yıllarca koruyan Patriot bataryaları Ürdün'e taşındı. Fakat Türkiye açısından asıl soru Washington'ın gidişi değil; geride kalan alanın kimin iradesiyle şekilleneceği. Bu boşluğu Bağdat bizzat istedi. Başbakan Ali ez-Zeydi, koalisyonun bir kısmının ülkede kalmasını öngören öneriyi reddetti ve çekilme tarihini silahlı grupların silah bırakma takvimine bağladı.
Hesap basitti: Yabancı asker gidecek, "direniş" gerekçesi ortadan kalkacak, silah tekeli devlete geçecek. Ki devlet olmanın en başat şartı da silah tekelidir. Amerikan askeri takvime uydu ama silah tekeli uymadı. Asaib Ehl-i Hak gibi bazı gruplar silahlarını devlet otoritesine bıraktığını açıklasa da en ağır silahlı fraksiyonlar halen direniyor. Zeydi, silahsızlandırmanın ancak Haziran 2027'de tamamlanabileceğini kabul etti.
Türkiye'nin göz ardı edemeyeceği ilk işaret bu makasta saklı. Silah bırakmayı reddeden Ketaib Hizbullah, yeni şartları arasına TSK'nın Irak'ın kuzeyinden çekilmesini ve Peşmerge'nin dağıtılmasını koydu; zira malumunuz bu grupların arkasındaki İran için mesele hiçbir zaman yalnızca Amerika'ya direnmek değil, Bağdat'tan Akdeniz'e uzanan nüfuz hattının kesintisizliği olmuştur.
Ama tablonun diğer yüzü de var. Amerikan elinin çekilmesi, Irak'ın kuzeyindeki aktörleri yaşadıkları topraklardaki yerel güçlerle baş başa bırakıyor. Yıllarca dış himayeyi bir sigorta poliçesi gibi kullanan yapılar için bu, hesapların sıfırdan yapılması demek. Okyanus ötesinden gelecek bir güvence de ona direniş gerekçesi de artık yok; komşuluk, coğrafya ve devletler arası mutabakat var. Erbil için de durum farklı değil: Bölgesel yönetim, Washington'ın garantörlüğü yerine artık Bağdat ve Ankara ile kuracağı ilişkinin sağlamlığına yaslanmak zorunda ki uzun süredir bu ilkeyi muhafaza ediyor.
Terörsüz Türkiye süreci açısından kıymetli ve iyi değerlendirilmesi gereken bir momentumdayız. Sürecin Irak ayağı Ankara, Bağdat ve Erbil arasındaki koordinasyonla yürüyor. Amerikan varlığını bir denge unsuru, hatta bir kaçış kapısı olarak hesaba katan herkes, artık yalnızca bu üçlü denklemle yüzleşmek zorunda. Dışarıdan bir el masayı devirmeyecekse, masada kalmaktan başka seçenek de kalmıyor.
Momentumun kalıcılığını ise Bağdat'ın kapasitesi belirleyecek. Kendi başkentinde silahı tekelinde toplayamayan bir devlet, sınır ötesine verdiği taahhütleri de eksiksiz yerine getiremez. Bu yüzden Ankara artık kuzey Irak'ta Amerikan şemsiyesinin olup olmadığını değil, Irak devletinin gerçekten devlet olup olmadığını izlemek zorunda.
Ortadoğu'da boşluk uzun süre boş kalmaz; onu ya devlet doldurur ya da devletin yerine geçmek isteyenler. Türkiye için kırmızı çizgi tam burada başlıyor: Irak'ın kuzeyi bir güç boşluğuna değil de karşılıklı fırsata dönüşürse, kazancı yalnız Bağdat'ın veya Erbil'in değil, bütün bölgenin olur.
Erbil'i yıllarca koruyan Patriot bataryaları Ürdün'e taşındı. Fakat Türkiye açısından asıl soru Washington'ın gidişi değil; geride kalan alanın kimin iradesiyle şekilleneceği. Bu boşluğu Bağdat bizzat istedi. Başbakan Ali ez-Zeydi, koalisyonun bir kısmının ülkede kalmasını öngören öneriyi reddetti ve çekilme tarihini silahlı grupların silah bırakma takvimine bağladı.
Hesap basitti: Yabancı asker gidecek, "direniş" gerekçesi ortadan kalkacak, silah tekeli devlete geçecek. Ki devlet olmanın en başat şartı da silah tekelidir. Amerikan askeri takvime uydu ama silah tekeli uymadı. Asaib Ehl-i Hak gibi bazı gruplar silahlarını devlet otoritesine bıraktığını açıklasa da en ağır silahlı fraksiyonlar halen direniyor. Zeydi, silahsızlandırmanın ancak Haziran 2027'de tamamlanabileceğini kabul etti.
Türkiye'nin göz ardı edemeyeceği ilk işaret bu makasta saklı. Silah bırakmayı reddeden Ketaib Hizbullah, yeni şartları arasına TSK'nın Irak'ın kuzeyinden çekilmesini ve Peşmerge'nin dağıtılmasını koydu; zira malumunuz bu grupların arkasındaki İran için mesele hiçbir zaman yalnızca Amerika'ya direnmek değil, Bağdat'tan Akdeniz'e uzanan nüfuz hattının kesintisizliği olmuştur.
Ama tablonun diğer yüzü de var. Amerikan elinin çekilmesi, Irak'ın kuzeyindeki aktörleri yaşadıkları topraklardaki yerel güçlerle baş başa bırakıyor. Yıllarca dış himayeyi bir sigorta poliçesi gibi kullanan yapılar için bu, hesapların sıfırdan yapılması demek. Okyanus ötesinden gelecek bir güvence de ona direniş gerekçesi de artık yok; komşuluk, coğrafya ve devletler arası mutabakat var. Erbil için de durum farklı değil: Bölgesel yönetim, Washington'ın garantörlüğü yerine artık Bağdat ve Ankara ile kuracağı ilişkinin sağlamlığına yaslanmak zorunda ki uzun süredir bu ilkeyi muhafaza ediyor.
Terörsüz Türkiye süreci açısından kıymetli ve iyi değerlendirilmesi gereken bir momentumdayız. Sürecin Irak ayağı Ankara, Bağdat ve Erbil arasındaki koordinasyonla yürüyor. Amerikan varlığını bir denge unsuru, hatta bir kaçış kapısı olarak hesaba katan herkes, artık yalnızca bu üçlü denklemle yüzleşmek zorunda. Dışarıdan bir el masayı devirmeyecekse, masada kalmaktan başka seçenek de kalmıyor.
Momentumun kalıcılığını ise Bağdat'ın kapasitesi belirleyecek. Kendi başkentinde silahı tekelinde toplayamayan bir devlet, sınır ötesine verdiği taahhütleri de eksiksiz yerine getiremez. Bu yüzden Ankara artık kuzey Irak'ta Amerikan şemsiyesinin olup olmadığını değil, Irak devletinin gerçekten devlet olup olmadığını izlemek zorunda.
Ortadoğu'da boşluk uzun süre boş kalmaz; onu ya devlet doldurur ya da devletin yerine geçmek isteyenler. Türkiye için kırmızı çizgi tam burada başlıyor: Irak'ın kuzeyi bir güç boşluğuna değil de karşılıklı fırsata dönüşürse, kazancı yalnız Bağdat'ın veya Erbil'in değil, bütün bölgenin olur.