Çok şey değişiyor ama bazıları hep aynı
Giriş Tarihi: Son Güncelleme:
"Ne Meşrutiyet'e aldırmıştı,
ne Otuz Bir Mart Vakası'na,
ne de sonraki fırkacılığa...
Dünya umurunda değildi, onun yemeğine dokunulmasın; çarşı, pazar kapanmasın da isterse kan gövdeyi götürsün...
İstanbul cayır cayır ateşte yansın, Rıza Efendi turfanda enginar buldurmuş, zeytinyağlısını yaptırıyor...
Babıâli baskınında hindi doldurtuyor, kadayıf pişirtiyordu."
Bambaşka bir lezzeti vardır Refik Halit'in satırlarının, tekrar tekrar okumak istersiniz...
Her seferinde zihninizi açar, beklenmedik ayrıntılara dikkatinizi çeker, insanoğluna daha yakından baktırır...
Dün akşamdan beri de elimde "İstanbul'un Bir Yüzü" var.
İlk romanı...
Önce 1920'de "İstanbul'un İç Yüzü" diye basılmış...
Roman mı tam olarak? Tartışılır. Olay örgüsü zayıf ama anlattıkları ders gibi...
Okurken "Dönemler gelir geçer, insanlar değişmez" diye düşünüyor insan...
Hele sosyal sınıf özellikleri ve geçiş dönemlerinin "türedi" tipleri hep aynı...
Girişte alıntıladığım savaş zengini Rıza Bey mesela...
Ne kadar tanıdık! Bir de Ali Bey var anlattıkları arasında...
Ayrı âlem!
Şöyle anlatıyor Refik Halit:
"Harbin ilanından önce talih hiç yüzüne gülmemiş, kırk yaşına kadar yakası sefaletten, musibetten kurtulamamıştı.
Hey gidi talih, hey gidi harp...
Meğer gün gelir kalay altından da pahalıya satılırmış...
Otuz iki kuruştan alınan şey iki bin sekiz yüz elli kuruştan gitmiş, Ali Bey zenginleşmiş, askeri müteahhitler arasına katılmıştı..."
Kendisinin de içinde yer aldığı o günlerin dünyasını "Az sene içinde İstanbul ne kadar başkalaşmış, yaşayışımızda ne koca bir inkılap olmuştu" diye anlatıyor.
Nostalji her dönemin duygusu...
İsmet Hanım da geçmişi ile bugününü karşılaştırmaktan geri duramıyordu.
Şu sözlere bakın:
"O zamanki kaçamak sevgilerimiz şimdiki devrin onuna bedeldi. Uzun uzun beklemek, özlemek, korkular, ürpermeler geçirmek icap ederdi. Şimdi diş fırçası alır gibi aşkı da camekânda seçiyor, çantamıza atıyoruz...
Çeşit çeşit, mebzul ve zahmetsiz."
Ne yapsam acaba?
Nilgün'ü bir daha mı elden geçirsem?
Yoksa Yezidin Kızı veya Sürgün'e mi başlasam bir daha...
Eylül günlerine nasıl da uygun düşerler!
ne Otuz Bir Mart Vakası'na,
ne de sonraki fırkacılığa...
Dünya umurunda değildi, onun yemeğine dokunulmasın; çarşı, pazar kapanmasın da isterse kan gövdeyi götürsün...
İstanbul cayır cayır ateşte yansın, Rıza Efendi turfanda enginar buldurmuş, zeytinyağlısını yaptırıyor...
Babıâli baskınında hindi doldurtuyor, kadayıf pişirtiyordu."
***
Bugünlerde yine Refik Halit Karay okumaya döndüm...Bambaşka bir lezzeti vardır Refik Halit'in satırlarının, tekrar tekrar okumak istersiniz...
Her seferinde zihninizi açar, beklenmedik ayrıntılara dikkatinizi çeker, insanoğluna daha yakından baktırır...
Dün akşamdan beri de elimde "İstanbul'un Bir Yüzü" var.
İlk romanı...
Önce 1920'de "İstanbul'un İç Yüzü" diye basılmış...
Roman mı tam olarak? Tartışılır. Olay örgüsü zayıf ama anlattıkları ders gibi...
Okurken "Dönemler gelir geçer, insanlar değişmez" diye düşünüyor insan...
Hele sosyal sınıf özellikleri ve geçiş dönemlerinin "türedi" tipleri hep aynı...
Girişte alıntıladığım savaş zengini Rıza Bey mesela...
Ne kadar tanıdık!
***
Ayrı âlem!
Şöyle anlatıyor Refik Halit:
"Harbin ilanından önce talih hiç yüzüne gülmemiş, kırk yaşına kadar yakası sefaletten, musibetten kurtulamamıştı.
Hey gidi talih, hey gidi harp...
Meğer gün gelir kalay altından da pahalıya satılırmış...
Otuz iki kuruştan alınan şey iki bin sekiz yüz elli kuruştan gitmiş, Ali Bey zenginleşmiş, askeri müteahhitler arasına katılmıştı..."
***
İsmet Hanım da romanın kahramanlarından...Kendisinin de içinde yer aldığı o günlerin dünyasını "Az sene içinde İstanbul ne kadar başkalaşmış, yaşayışımızda ne koca bir inkılap olmuştu" diye anlatıyor.
Nostalji her dönemin duygusu...
İsmet Hanım da geçmişi ile bugününü karşılaştırmaktan geri duramıyordu.
Şu sözlere bakın:
"O zamanki kaçamak sevgilerimiz şimdiki devrin onuna bedeldi. Uzun uzun beklemek, özlemek, korkular, ürpermeler geçirmek icap ederdi. Şimdi diş fırçası alır gibi aşkı da camekânda seçiyor, çantamıza atıyoruz...
Çeşit çeşit, mebzul ve zahmetsiz."
***
Şimdi koltuğumun yanı başındaki sehpaya dizdiğim Refik Halit kitaplarına bakıyorum...Ne yapsam acaba?
Nilgün'ü bir daha mı elden geçirsem?
Yoksa Yezidin Kızı veya Sürgün'e mi başlasam bir daha...
Eylül günlerine nasıl da uygun düşerler!