Erhan Afyoncu

Erhan Afyoncu

Osmanlı ile İran arasında 100 yıl süren diplomatik mücadele

Giriş Tarihi:

Osmanlı Devleti ile İran arasında sınırdaki aşiretler ve Irak'taki bazı problemlerden dolayı 19. yüzyılın ilk çeyreğinde anlaşmazlıklar vardı. İran'ın Veliaht Şehzadesi Abbas Mirza'nın Osmanlı topraklarına yaptığı saldırılar, iki devlet arasında savaşı başlattı. 1820-1822 yılları arasındaki savaşta İran bazı yerleri ele geçirse de yapılan mücadelelerde iki taraf da birbirine üstünlük sağlayamadı. İran bazı yerleri işgal etse de barış istedi.
Salgın hastalıklardan dolayı birliklerinin geri çekilmek zorunda kalması, savaşın İran'da yarattığı ekonomik buhran ve İranlı tüccarların baskısı İran'ın savaşı sürdürememesinin sebeplerindendi. Ayrıca İngilizlerin, İran'ı müzakerelere yönlendirme çabası da barış görüşmelerin başlamasında etkili olmuştu. 1820-23 Osmanlı-İran Savaşı ve Erzurum Antlaşması'yla ilgili Eralp Yaşar Azap'ın tafsilatlı çalışmalarına bakılabilir.


19. yüzyılda Erzurum.

ERZURUM'DA BARIŞ GÖRÜŞMESİ
1822 Eylül'ünde Rauf Paşa ile İran Elçisi Muhammed Taki, Erzurum'da meseleleri tartıştılar. Rauf Paşa, İran taleplerine karşılık aşiretlerin Osmanlı tebaası olduğunu vurguladı ve İran'ın işgal ettiği toprakları geri verip sebep olduğu zararların da tazmin etmesinin zorunlu olduğunu söyledi. Görüşmeler kesintiye uğrayınca İngiltere'nin İran'ı Osmanlı ile barış yapmaya teşvik eden baskısı sonucunda, bu sefer Mirza Muhammed Ali Aştiyani, Erzurum'a gönderildi. Müzakere meclisinin ilk oturumu ise 28 Haziran 1823'te yapıldı. Görüşmelerin 1746'da imzalanan Kerden Antlaşması metnine dayandırılması kararı alındı. Ancak Aştiyani kendisinden önceki elçilerin aşiretler meselesindeki ısrarını sürdürünce görüşmelere yine ara verildi.
İran heyetinden Cafer Han, İran'a giderek durumu Abbas Mirza ile istişare ederken, Rauf Paşa askeri hazırlıkları başlattı. Cafer Han'ın dönüşüyle müzakerelere yeniden başlandı. İran'ın işgal ettiği bölgelerden çekilebileceği ve el konulan tüccar mallarından feragat edebileceği gibi önemli tavizler havada uçuşuyordu. Ancak bu yumuşama iklimi, İran'ın Haydaranlı ve Sepki aşiretlerinin kendi tebaası olduğu konusundaki ısrarcı tutumuyla kısa sürede dağıldı.
Osmanlı diplomatları, İran'ın haksız saldırıları sonucu bölge halkının büyük zarar gördüğünü söyleyip zaten kendilerine ait olan topraklardan çekilmenin bir "lütuf" gibi sunulmasına sert tepki gösterdi. Bu restleşme, Osmanlı tarafının ordunun teyakkuzda olduğunu belirtip Revan ve Azerbaycan üzerindeki emellerini ima eden bir savaş tehdidine dönüştü.


İkinci Mahmud

RAUF PAŞA TAVİZ VERMEDİ
Bu gergin atmosferde, İran tarafından Mirza Hacı Emin ve Mirza Ahmed araya girerek havayı yumuşatmak adına genel bir sohbet başlattılar. Rauf Paşa ve Aştiyani'nin tam yetkili olduklarını hatırlatarak, aşiret meselesi yüzünden görüşmelerin tıkanmaması gerektiğini vurgulayıp sözü tekrar diplomatlara bıraktılar. Osmanlı tarafı, aşiretlerin iki devlet arasında paylaştırılmasını teklif etse de bu öneri, Aştiyani tarafından "yetki aşımı" gerekçesiyle geri çevrilince görüşmeler bir kez daha kilitlendi.
Osmanlı tarafı, ertesi gün İran'dan tazminat talep etmeyeceğini, ayrıca İranlı hacılara her türlü kolaylığın sağlanacağını taahhüt etti. Ancak Rauf Paşa, aşiretler konusunda geri adım atmayınca gerginlik yeniden tırmandı. Buna karşılık Aştiyani, stratejik bir karşı hamleyle sınırların yeniden düzenlenmesini teklif etti. Rauf Paşa, işgal edilen bütün bölgelerin bizzat padişahın mülkü olduğunu sert bir dille yineleyerek, Osmanlı sınırlarının meşruiyetinin tartışmaya kapalı olduğunu vurguladı. Aşiretler konusundaki tavizsiz duruşundan da milim geri adım atmadı.
Rauf Paşa'nın bu dik duruşu karşısında iyice sıkışan Aştiyani, aşiretler meselesinde geri adım atmayacaklarını yineleyerek masadan kalkma tehdidinde bulundu. Rauf Paşa, İran kanadının bu blöfünü, "Kendi bileceğiniz iştir" mealinde kayıtsız bir cevapla karşıladı. Cafer Han, sadece bir inat uğruna müzakereleri sonlandırmanın her iki taraf için de uygun olmayacağını ifade ederek Aştiyani'yi ikna ettiğini söyleyip taraflar müzakere masasına yeniden oturdu.


Abbas Mirza

NİHAYET ANLAŞMAYA VARILDI
Varılan anlaşmaya göre, Osmanlı topraklarında ikamet eden aşiretlerin İran sınırlarına yönelik herhangi bir saldırıda bulunması kesinlikle yasaklanacaktı. Şayet bu aşiretler İran topraklarına tecavüz eder ve Osmanlı yönetimi bu duruma engel olamazsa, söz konusu aşiretlerin Osmanlı topraklarına tekrar kabul edilmemesi kararlaştırıldı. Öte yandan, aşiretler kendi rızalarıyla İran'a göç etmek isterlerse Osmanlı Devleti buna engel olmayacak, ancak İran'a geçenlerin geri dönüşüne de izin verilmeyecekti. Aynı kurallar İran tarafı için de geçerli olacaktı.
İran tarafı, kendi tüccarlarının Müslüman devletlere tanınan gümrük haklarından yararlanması, vefat eden İranlıların beytülmale kalan mallarının korunması ve savaş döneminde sınır ihlali yapan kişilerin affedilmesi gibi taleplerini de kabul ettirerek Osmanlı ile uzlaşma sağladı. Karşılıklı taahhütleri içeren bir "temessük"ün, yani anlaşma senedinin kaleme alınmasıyla Erzurum'daki müzakere meclisi nihayete erdi. Daha sonra, üzerinde anlaşma sağlanan metinlerin Feth Ali Şah ve II. Mahmud tarafından onaylanan suretleri olan tasdiknameler iki tarafın başkentine götürülmesi için İran tarafından Serheng (Albay) Kasım Han ve Osmanlı Devleti adına ise Sabık Divan-ı Hümayun Beylikçisi Mehmed Necib Efendi görevlendirildi.


Erzurum müzakereleri.

METİNDEKİ ACEM OYUNU
İran tarafı, anlaşmaya varılan tasdikname üzerinde Tahran'da bazı yeni düzenlemeler yapmaya kalktı. İranlıların tasdiknamede tahrifat yapmaları Osmanlı yönetimi tarafından iyi karşılanmadı. Bu durum Osmanlı Devleti'ne "yutturulmak" istenen metin olarak nitelendirildi.
İran Elçisi Serheng Kasım Han, Tahran'da üzerinde tahrifat yapılan metinle birlikte 3 Nisan 1824 tarihinde İstanbul'a ulaştı. Ancak metnin son hâli Kasım Han ile "Reisülküttap", yani Osmanlı Dışişleri Bakanı arasında tartışmaya sebep oldu. Yeni metin incelenmiş, üzerinde oynandığı görülmüştü. Kasım Han'ın getirdiği tasdiknamenin, Osmanlı Devleti'nde saklanan ve Rauf Paşa ile Aştiyani arasında mübadele edilen Farsça belgeyle lafzen ve mana olarak uyuşmaması, tasdiknamenin iadesine sebep olacaktı.
Reis Efendi, devletler arasında yapılan antlaşmaların çok eskiden beri tasdikname metinleri ile ilk hazırlanan temessükte yazılı kelimelerin ve ibarelerin kelimesi kelimesine aynı olageldiğini söylemiş ve bu durumun neden gelen tasdiknamede değiştiğini sormuş ve bu yüzden antlaşmanın iade edildiğini söylemişti.
Kasım Han ise barışı en başında isteyen tarafın İran olduğunu tekrar söyledi. İran'ın antlaşma maddelerine uygun hareket ettiği ve diplomatik kaidelerden habersiz olmadığını sözlerine ekleyerek antlaşmanın esas ve erkânını bozacak hiçbir hususun mevzubahis olamayacağını da söyleyip ortada sorun bulunmadığını iddia etti. "...Devlet-i Aliyye'nin muradı sulhu istememek sureti ise o başkadır" diyerek Osmanlı'yı barışı istemeyen taraf gibi göstermeye çalışıp belgelerin mukayesesini önerdi.
Metinler mukayese edildikçe, Osmanlı görüşünün doğruluğu ortaya çıktı. Mesela, Bağdat bölgesine İran'ın müdahale etmemesini isteyen ve Osmanlı Devleti'nin oradaki siyasi varlığını vurgulayan madde, İran'ın getirdiği tasdiknamede farklıydı. İranlılar maddeyi, iki devletin de oraya siyaseten müdahale edemeyeceği şeklinde tashih ederek değiştirmişlerdi.
İran delegasyonu yapılan değişiklikler ortaya çıktıkça kendilerini savunmak ve Osmanlı tarafının da benzer şeyler yaptığı söyleyerek yeni bir savunma mekanizması oluşturdular. Yukarıdaki durumun manadan ziyade lafızdan kaynaklandığını ve çok da önemli olmadığını söylediler. Hatta Osmanlı tarafının tavrına karşı ön almak için şahın hareminin hac ziyaretini ihtiva eden madde ile İranlı tüccarların satacağı kiraz çubuğunu içermesi gereken maddelerde, Osmanlı tarafının da aynı şekilde davrandığını iddia ettiler.
Reisülküttap, İran'ın bu yaptığının bir devletin şanına yakışmayacağını söyledi. Maddeleri niçin değiştirdiklerini İran heyetine soran Reis Efendi, kendisini tatmin etmeyen cevaplarla karşılaştı. Sıkışan İran elçisi, Kerden Antlaşması'nın temessüğüyle tasdiknamesinin uyuşup uyuşmadığını sordu. Eski antlaşmaların beylikçi efendi tarafından getirilmesi ve Kerden Antlaşması'nın kendisine sunulmasının meclis müzakeratıyla olacağı tarafına iletilen İran elçisi bu sefer, İstanbul'da bulunan İngiliz ve sair devletlerin misyonlarının hakem olup mevcut tasdikname ve temessüğü mukayese etmeleri ve bu durumun onların hakemliğinde çözülmesini önerdi.
Osmanlı heyeti ise iki devlet arasındaki meselenin sadece kendilerini ilgilendirdiğini söyledi. Reis Efendi bunun bir "rezalet lakırdısı" olarak görüldüğünü de söyledi. Buna rağmen İran heyeti, eski antlaşmanın çıkarılıp mukayese edilmesinde ısrar etmeyi sürdürdü.
Sadrazam konuyu, II. Mahmud'a iletti. Osmanlıların bu diplomatik nezaketsizlik noktasında tavrı netti. Kayıt altına alınan tüm müzakereyi harf harf okuyan II. Mahmud, "Ya doğru tasdikname gelir ya da savaş tekrar başlar" dedi.


Erzurum Antlaşması.

BİRBİRİNDEN FARKLI NÜSHALAR
Türkçe ve Farsça anlaşma metinlerini alan İran elçisi, Reis Efendi ile yaptığı görüşmeden sonra durumu İran'a bir mektupla bildirdi. İstanbul'da İran'dan cevap gelmesini bekleyen Kasım Han, tashih edildiği söylenip Tahran'dan gelen tasdiknameyi Osmanlı tarafına takdim etti. Ancak gelen tasdiknamede de yine birtakım hatalar vardı. Altıncı maddede, iki ülke topraklarında vefat edenlerin mallarının nasıl değerlendirileceği hususunda sadece Osmanlı topraklarında vefat edenlerin mallarının ne olacağıyla ilgili düzeltme yapılmıştı.
Yine bazı yerlerde "vav" harfi fazla idi. Şart yerine "şurut", canib yerine "cevanib" gibi yazımların, manayı değiştirmeyecek bir hâle getirilmesi gerekiyordu. Tasdiknamedeki hatalar düzeltildikten sonra iki taraf mutabakata vardı ve mutabakatın ittifaka dönüştürülmesi bahsi açıldı. Ancak Osmanlılar, İran'dan gelen teklife sıcak bakmadılar. Zira tarihi tecrübesi Batı'da uğraşılan her problemde İran, Osmanlı'nın aleyhine harekete geçmekteydi.
Anlaşma yapılmasına rağmen 1823 Erzurum Antlaşması'nın bugün elimizde olan metninin neredeyse bütün nüshaları birbirinden farklıdır. İki ülkenin arşivlerinde muhafaza edilen Farsça ve Türkçe nüshalar arasında anlam ve madde sayısı açısından farklar vardı.
Antlaşmadan sonra İran'ın bölgeden çekilmesi için uğraş veren Osmanlı Devleti, bir süre netice alamadı. Antlaşma işgal edilen kale ve arazileri teslim edip savaş öncesi sınırlara dönmeyi içeriyordu. Ancak İran tahrif edilmiş anlaşma metnini gerekçe göstererek kaleler üzerinde hak etti. Sonunda Erzurum valisi atanan Galip Paşa'nın baskılarıyla kaleler alındı. Ancak muğlaklıklardan dolayı problemler tam manasıyla çözülemedi. 1847'de yeni bir sınır antlaşması yapıldı. İran'la 1869, 1878, 1908 ve 1912'de yeni antlaşmalar imzalandı. Bazı sınır problemlerinin çözümü ise ancak Cumhuriyet döneminde gerçekleşecekti.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı / haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz. Ayrıntılar için lütfen tıklayın
Mobil uygulamalarımızı indirin