ERHAN AFYONCU

Düşmanın korkulu rüyası: Akıncılar

Akıncılar, Orhan Bey zamanında süvari ve piyade birliklerinin kurulmasına kadar Osmanlı'nın temel askeri gücüydüler. Devletin Balkanlar'da genişlemeye başlamasıyla faaliyet sahalarını bu yöne kaydırdılar. Akıncılar, Rumeli'de serhad boylarına yakın yerlerde otururlar ve genellikle yaz aylarında düzenledikleri ardı arkası gelmez akınlarla düşmanı maddi ve manevi açıdan yıpratırlardı.

Münif Fehim'in çizgileriyle Akıncılar.
ÖNCÜ BİRLİKLERDİ
Akıncı olmanın bazı şartları vardı. Akıncı adayı, "güçlü, kuvvetli, sabırlı, gözünü budaktan sakınmaz, güvenilir, sır saklar" bir kişi olmalı ve dürüst bir kişiyi kendisine kefil göstermeliydi. Çoğu Türk olan Akıncıların oğulları da Akıncı adayı idi.
Akıncılara, vergi muafiyetinin dışında herhangi bir ücret, silah ve teçhizat verilmiyordu. Akıncılar, savaş sırasında ele geçirdikleri ganimetlerle geçiniyorlardı. Silahları genelde kısa kılıç, bozdoğan denen topuz, zırh, kalkan ve mızraktan, çok ender olarak da yay ve oktan oluşuyordu. Akıncıların en önemli silahları, özel olarak yetiştirilmiş atlarıydı. Her akıncının bir de yedek atı vardı.
Mihaloğulları, Evrenosoğulları, Turahanoğulları ve Malkoçoğulları gibi meşhur Akıncı aileleri vardı. Mihaloğulları Sofya'da, Evrenosoğulları Arnavutluk ve Yunanistan'da, Malkoçoğulları Silistre civarında, Turahanoğulları ise Mora'da bulunurlardı. Akıncılar da bu Akıncı ailelerinin adıyla anılırlardı. Bu Akıncı ailelerinin emri altındaki Akıncılar, Rumeli'deki ilk fetihleri yapan birliklerdi. Evrenos Bey, Rumeli'de Akıncıların bir ocak şeklinde örgütlenerek düzene ve intizama kavuşturulmasında büyük gayret gösteren beylerden birisiydi.

Akıncı Beyi Yahya Paşazâde Bali Bey, Mohaç Muharebesi'nde.
Akıncılar teşkilatlıydılar. Hafif süvari sınıfıydılar. Akıncı kanununa göre her on akıncıya "onbaşı", yüz akıncıya "subaşı", bin kişiye ise "binbaşı" kumanda ederdi. Akıncıların sayısı devletin gücüne göre azalıp çoğalmıştır. Küçük rütbeli Akıncı zabitlerine "toyca" veya "taviçe" denirdi. Bunlar barış zamanında Akıncıların çeribaşısı, seferde ise alay beyleriydi. Akıncılar barış zamanlarında kendi işleriyle meşgul olurlar, bu arada başta binicilik olmak üzere yüzme, sarp yerleri aşma ve at üstünde her türlü silahı kullanabilme gibi çeşitli talimler yaparlardı. Savaş sırasında ise asıl ordudan birkaç günlük mesafede önden giderler, keşif faaliyetlerinde bulunurlar, ordunun geçeceği yol, geçit ve köprüleri emniyete alırlardı. Bu arada düşmana yapılacak yardıma engel olurlar, yakaladıkları esirlerden aldıkları bilgileri en kısa zamanda ilgili yere iletirlerdi. Akıncıların esir aldığı kişiler de sorgulanarak düşman memleketi hakkında malumat sahibi olunurdu.
Meydan muharebelerinden önce yapılan savaş meclislerinde Akıncı beyleri, ömürleri serhadlerde geçtiği için en çok sözü dinlenen komutanlardı. I. Murad, 1389'da Kosova Ovası'na yaklaşınca, nasıl hareket etmelerinin uygun olacağını görüşmek üzere topladığı savaş meclisinde, ilk olarak Evrenos Gazi'nin fikrini sormuştu. Evrenos Gazi de hızla Kosova'ya ulaşılıp stratejik yerlerin kontrol altına alınmasını, düşman taarruz edene kadar beklenip sonradan hücuma geçilmesini tavsiye etti. Tecrübeli Rumeli gazisinin düşüncesini savaş meclisindekiler de kabul ettiler.

Evrenos Gazi Türbesi
ATEŞ DENİZİNE ÇEVİRDİLER
Akıncılar temas ettikleri tüm ülkeleri ateş ve kılıçla harap ederlerdi. Akıncılara direnmek neredeyse mümkün değildi. Asla düzenli bir mücadeleye girişmezler, medcezir gibi gidip gelirlerdi. Akıncılar girdikleri ülkelerde küçük gruplara ayrılarak yağma ve tahrip faaliyetlerinde bulunurlardı. On bin kişilik bir akıncı birliği beşer kişilik iki bin vurucu tim hâlinde düşman ülkesine girerek her tarafı tahrip eder, korku salarlardı. Küçük birlikler hâlinde oldukları için yakalanmaları ve engellenmeleri de kolay değildi. Akıncı hücumları üzerine bölge halkı gelip aman dilerdi. Akıncı tahribatından sonra tertibat alınarak düşman kuvvetler beklenirdi. İki ordunun bir sahrada karşılaşmasıyla sıra kozların paylaşılacağı meydan savaşına gelmiş olurdu.
Osmanlı Akıncıları kuruluş döneminden itibaren Yunanistan, Sırbistan, Bulgaristan, Bosna, Eflak, Erdel, Macaristan, Venedik topraklarına pek çok akın gerçekleştirmişlerdi. Fatih döneminde Venedik'le savaşılırken Akıncılar Tagliamento ve İsonzo nehirleri arasındaki ovaları bir ateş denizine çevirip İstirya Alpleri'ne kadar her yere korku ve dehşet salmışlardı. Venedik'le olan savaşın son yıllarında 1477'de İtalya'ya giren Osmanlı Akıncıları, Venedik önlerine kadar akınlar yapıp Venedik'i barışa zorladılar.
Akıncıların yaptığı üç çeşit akın vardı. 100 kişiden az akıncıyla yapılana "çete" veya "potera", 100'den fazla kişiyle yapılana "haramilik", bizzat Akıncı komutanının idaresi altında yapılana ise gerçek manada "akın" denilirdi.
Avrupalıların iddia ettikleri gibi, sırf çapul için düşman topraklarına saldıran başıbozuk askerler değillerdi. Akının her çeşidi iyi bir plan, program ve emir kumanda içinde yapılırdı. Akıncıların düşman topraklarına dalışı kitle halinde olurdu. Yol kavşağı, geçit ve köprü gibi gerekli yerlerde bölüklere ayrılırlardı. Akıncılar kale muhasarasına katılsalar da burada çok aktif rol oynamazlar, merdiven hazırlanması gibi işlere yardım ederlerdi. Zaman zaman da Akıncı fedailerinden olan "serdengeçtiler" kuşatılmış kaleye girerler, "dalkılıçlar" ise düşman içerisine dalarlardı. Bunlar çoğu zaman geriye dönemezler, şehit olurlardı.
Akıncılar, Rumeli'ye sadece nerede, ne zaman ortaya çıkacakları belli olmayan korkusuz askerler olarak değil kültürel açıdan da mühürlerini vurmuşlardı. Akıncı beyleri, seferlerde elde ettikleri ganimetlerin bir kısmını adamları arasında dağıtırlar, geriye kalan kısmını da kendileri alırlardı. Günden güne zenginleşen beyler, faaliyet alanlarına göre merkez edindikleri şehirlerin gelişmesinde ve şekillenmesinde önemli roller üstlenmişlerdi.

Akıncılar
AKINCILARIN SONU
Osmanlı İmparatorluğu'nda hem sefer öncesinde hem de seferler sırasında düşmana vurdukları darbelerle önemli görevler icra eden Akıncıların nihai akıbetlerinde yine bir sefer etkili oldu. Eflak Voyvodası Mihal'in isyan etmesi üzerine Sinan Paşa, 1595'te 100 bin kişilik bir orduyla sefere çıktı. Osmanlı ordusuyla başa çıkamayacağını anlayan Mihal, ordusunu ülkenin iç kesimlerine bataklıklara çekmeye başladı. Mihal'e dersini verdiğini düşünen Sinan Paşa ise askerlerini tehlikeye atmamak için daha fazla ilerlemeyip geri çekilmeye karar verdi. Ancak asi voyvoda da Osmanlı ordusunu takip ediyordu.
Osmanlı ordusu Yergöğü Köprüsü'nden geçerek Tuna'nın öbür kıyısında bulunan Rusçuk'a geçmek için hazırlıklarını yaptı. Önce Sadrazam Sinan Paşa ve maiyeti Tuna'yı geçerek Rusçuk'a ulaştı. Osmanlı ordusu ve ağırlıkların karşıya geçmesi üç gün sürecekti. En son Akıncılar geçecek ve onlardan sonra köprü yıkılacaktı. Ancak askerlerin topladığı ganimetten hazine payını almak isteyen Sinan Paşa, köprünün başına tahsildar koydurmuş ve bu durum geçişi zayıflatmıştı.
Sinan Paşa, tahsildarların geçişi yavaşlattığı ve Mihal'in ordusuyla gelmek üzere olduğu uyarılarını maalesef dinlemedi. Akıncılar hariç herkes karşıya geçtiğinde Mihal, ordusuna ateş emri verdi ve ahşaptan yapılan köprü birkaç isabetten sonra yıkıldı. Binlerce Akıncı nehirde boğulurken nehri geçemeyen binlerce akıncı da Mihal'in askerlerinin kılıçlarıyla can verdi.
Osmanlı tarihçilerinden Peçuylu'nun "Görülmemiş felaket", Topçular Kâtibi Abdulkadir Efendi'nin "Bir muharebe olmuştur ki, ancak Kerbelâ'da ola ve şehid düşenler bî-nihâye" olarak nitelendirdiği bu hadiseden sonra Akıncıların bir daha toparlanamadığı anlatılır. Ancak Akıncılar, değişen askeri sistemden etkilenmişlerdi.
16. yüzyılın sonlarından itibaren Avrupa'nın askeri sisteminde, bazı tarihçiler tarafından "askeri devrim" diye adlandırılan değişiklikler meydana geldi. Tüfeğin kullanışlı hâle gelmesiyle, dikdörtgen hâlinde oluşturulmuş "kontramarş taktiği" izleyen tüfekli piyade birlikleri muharebelerde ateş gücü üstünlükleriyle çok etkili oldular. Yeni askeri sistem gereği ok ve kılıçla savaşan süvarinin yerini tüfekli piyade aldı. Osmanlı ordusunun ağırlığını teşkil eden timarlı sipahiler ve Akıncılar, Avusturya piyadesi karşısında etkisiz kaldılar. Bu yüzden zamanla Akıncı ve timarlı sipahi birliklerinin yerini "saruca-sekban" adı verilen tüfekli piyade birlikleri aldı.
Mustafa Alkan, Akıncı Ocağı'nın sona ermesiyle ilgili yaptığı çalışmasında Akıncıların hazin sonuna rağmen Osmanlı Devleti'nin Avrupa'da doğal sınırına ulaştığı; eski usul akınları ve yağmayı, sınırlarını büyük garnizonlarla donatarak güvenlik altına almış büyük devletlere karşı sürdürmenin zorlaştığını ve bir dönüşümün kaçınılmaz olduğunu vurgulamaktadır.
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
X
Sitelerimizde reklam ve pazarlama faaliyetlerinin yürütülmesi amaçları ile çerezler kullanılmaktadır.

Bu çerezler, kullanıcıların tarayıcı ve cihazlarını tanımlayarak çalışır.

İnternet sitemizin düzgün çalışması, kişiselleştirilmiş reklam deneyimi, internet sitemizi optimize edebilmemiz, ziyaret tercihlerinizi hatırlayabilmemiz için veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız.

Bu çerezlere izin vermeniz halinde sizlere özel kişiselleştirilmiş reklamlar sunabilir, sayfalarımızda sizlere daha iyi reklam deneyimi yaşatabiliriz. Bunu yaparken amacımızın size daha iyi reklam bir deneyimi sunmak olduğunu ve sizlere en iyi içerikleri sunabilmek adına elimizden gelen çabayı gösterdiğimizi ve bu noktada, reklamların maliyetlerimizi karşılamak noktasında tek gelir kalemimiz olduğunu sizlere hatırlatmak isteriz.