Adım adım 27 Nisan'a...
27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat... Türkiye tarihine kara leke olarak geçen darbeler. Son darbe girişimi ise 27 Nisan e-muhtıra'sı oldu. O dönem medyanın desteğiyle asker yine darbe yapmak istedi ancak artık eski Türkiye yoktu. Hükümet amir, asker memurdu. Eğer hedefteki lider Recep Tayyip Erdoğan o gün şapkasını alıp gitseydi, bugün bambaşka bir Türkiye olacaktı. Peki, 27 Nisan e muhtıra'sına giden yolda neler yaşandı?
Önce cinayetler işleniyor; failleri asla bulunamayan.. Sonra sokaklar karışıyor. Birileri sokağa çağırıyor. Birileri sokağa çıkıyor. Gürültü kopuyor ardından. Milli irade hedef oluyor ve yargı alıyor sözü...
Kendine "cumhuriyetin yılmaz bekçisi" adını veren profesörler çıkıyor sahneye.. Bir de dördüncü kuvvet; medya.. Körüklüyor ateşi...
Alev harlanıyor... Sonunda askere geliyor sıra... Dik durmayı bilmeyenler, şapkasını dahi almaya fırsat bulamadan milletin kendine verdiği iktidarı terk ediyorlar hızla...
Dik duranlarsa ya idam sehpalarında veda ediyor hayata... Ya da zehirlenip öldürülüyor... Hep böyle oldu... 27 Mayıs'ta, 12 Mart'ta, 12 Eylül'de, 28 Şubat'ta böyle oldu...
Hep asker geldi... Milletin iktidarını paletiyle - postalıyla ezdi geçti...
Ama - di'li geçmiş zamanlardı o zamanlar... İşte o zamanların öyküsü bu, -di'li geçmiş yılların öyküsü...
Tarih 5 Şubat 2006... Yer Trabzon...
O gün İskenderpaşa Mahallesi'nin parke taşlı dar sokaklarını ağır adımlarla geçti 16 yaşındaki bir çocuk... Karşısına çıkan merdivenleri tırmandı..
Santa Maria kilisesinin kapısına ulaştığında önce şöyle bir etrafına bakındı... Kimse yoktu... Belini yokladı... Silahının emniyetini açtı... İçeri girdi... Rahip Santoro o an dua ediyordu...
Her şey sadece 2 saniye içinde oldu... O çocuk, hayalet silah diye bilinen Glock marka tabancasının tetiğine 2 kez dokundu... Rahip Santoro orada öldü...
Ve 3 ay sonra... 17 Mayıs 2006... Yer bu defa Ankara... Saat sabah 09:45... Karanlık yağmurlu bir gün...
Alparslan Aslan onlarca - yüzlerce Ankaralı'nın arasından geçerek ulaştı Danıştay binasına...
İçeri girmesi zor değildi... Çünkü avukattı... Kapıdan kimliğini göstererek geçti... Belinde yine o silah yani hayalet vardı...
Alarm ötmedi... O sırada Danıştay üyeleri toplantı halindeydi... Hatta tam da çay servisi yapılıyordu... Aslan servis için açılan kapıdan içeri hızlı adımlarla girdi, silahını çekti, tetiğe 11 kez bastı...
Danıştay üyelerinden Mustafa Yücel Özbilgin orada öldü...
Ve 8 ay sonrası tarih 19 Ocak 200... Yer bu kez İstanbul, Osmanbey... O gün, Ogün Samast Agos'u kuran Hrant Dink'e sinsice yaklaştı... Cadde kalabalıktı, ama katil planını yapmıştı...
Hızlı adımlarla izledi... Silahını Dink tam da gazetenin kapısına geldiğinde çekti... Ateşledi...
Tıpkı Santoro cinayetinde sonra Danıştay baskınında olduğu gibi o da yine bir hayalet gibi yaklaşmıştı hedefine... Ama asıl "hayalet" sahneye çok geçmeden çıkacak, Türkiye önce o cinayetlerin abileriyle, sonra abilerin abileriyle ve en sonunda en büyük abilerle tanışacaktı...
Türkiye'nin en yakın tarihli darbe planının temel taşları işte o cinayetlerle oturacaktı yerli yerine... Medyanın da desteğiyle asker yine darbe ama cinayetlerin öncesinde de sonrasında da medya üzerine düşeni tek tek yapacaktı...
Medyadaki ilk işaret fişeğini o günkü Cumhuriyet Gazetesi'nin başyazarı İlhan Selçuk 8 Mayıs 2006 günkü köşesinde yakmıştı...
Selçuk'un "2007'ye doğru Türkiye Cumhuriyeti büyük bir sınav yaşayacak ve gerilimden geçecek gibi görünüyor" cümlesi gündeme bomba gibi düşmüştü...
O cümleler 'kazan'ın altının yakıldığının ve 2007 Mayıs'ına kadar kazanın kaynamaya devam edeceğinin açık kanıtıydı... Zaten çok da sürmedi... Hemen ertesi gün 9 Mayıs 2006'da aynı yazı bir kez de Hürriyet'te Özkök'ün köşesinde yayınlandı...
Ertuğrul Özkök yazısında "...Cumhurbaşkanı Sezer ile İlhan Selçuk'un baş başa görüşmesinde nelerin konuşulduğunu doğrusu çok merak ediyorum. AKP kanadına tavsiyem şu; İlhan Selçuk'un dünkü yazısını ve benim bugünkü yazımı kesip bir kenara koysunlar. O üstü kapalı sözlerin şifreleri 2007 Mayıs'ına yaklaştıkça tek tek açılacak.." cümlelerini kurdu.
Türkiye'nin başına bir çorap örülüyordu Ve çorabı örenler yavaş yavaş ortaya çıkıyordu...
Danıştay baskınından 6 ay sonra, Dink cinayetinden 1, e-muhtıradan da 3 ay önce Newsweek Dergisi'nde Zeyno Baran imzalı yeni bir yazı daha çıktı..
Baran bir şeyler biliyor gibiydi... Yazısında "Bir kez daha bir İslamcı iktidarda. Bir kez daha generaller, hükümetin modern Türkiye'nin temeli olan laikliği yıprattığını konuşuyor, homurdanıyorlar. Benim tahminime göre, 2007'de darbe olma olasılığı yüzde 50" dedi...
Medya üzerine düşeni yapmıştı ve gelecek günlerde yapacaktı... Artık muhtıraya giden yola yeni taşlar döşeme vaktiydi... Yani birilerinin muhtıra yolundaki bayrağı devralması gerekiyordu...
Sahneye ilk çıkan yargı daha doğrusu Sabih Kanadoğlu oldu...
Kanadoğlu, cumhurbaşkanını 367 kişi seçer dedi... Hukuku yerle bir etti ve o an gündem değişti...
Fikri saçma bulanlar çoğunluktaydı ama kararı saçmalığı haklı bulan azınlık verecekti...
O fikre en başta Köşk... Sonra asker, ardından CHP ve en sonunda da muhalefetin her fırsatta arkasına saklandığı anayasa mahkemesi sahip çıktı...
Demokrasi şoktaydı ve artık koca koca profesörler bile işin içindeydi...
Erdoğan Teziç, "Meclis'te cumhurbaşkanlığı seçimi, için başkan oturumu açtığında kendisi hariç 367 üyenin içeride olması zorunludur. 3'te 2 çoğunluklarla örtüşüyor bu tabii genelde daha fazla oluyor bu sayı ancak buradan bir sonuç alınamazsa son aşamaya gelindiğinde yani salt çoğunlukla yani adaylarının belirlendiği sonuca gelindiği zaman da yine toplantı hesabının 3'te 2 olma zorunluluğu vardır" dedi.
Erdoğan Teziç'in 2007'nin 5 Nisan günü yaptığı o toplantının hemen ertesi günü yani 6 Nisan'da Doğan Grubu'nun amiral gemisi bir daha denize açıldı...
Söz sırası o zamanların Hürriyet Yazarı Bekir Coşkun'daydı... Darbeyi bir kez de o çağırdı...
Bekir Coşkun 6 Nisan 2007 tarihinde Hürriyet gazetesinde şöyle yazdı:
"...Türkiye'de bundan böyle darbe olmaması için şu üç şeyin mutlaka var olması gerekli;
- Demokrasi,
- Hukuk,
- Bilinçli ve örgütlü toplum... Bu üçü var mı? yok...
Darbe olması içinse şu üçünün olması gerekiyor;
- Devrim yasalarına hakaret,
- Rejime karşı hareket
- Cumhuriyet'e ihanet...
Bu üçü var mı? var...
Bu "yok"larla "var"ların esrarengiz tel örgüleri arasındadır korktuğumuz darbeler. Pekiiiii; kendini Atatürk devrimlerinin ebedi bekçisi sayan ve elinde silahlı güç olanların tüm bu olanlar karşısında sessiz ve seyirci kalmalarına ihtimal veriyor musunuz?..
Hayır...
Önümüzdeki günler büyük olaylara gebe..."
Oysa ortada ne Cumhuriyet'e ihanet vardı, ne devrim yasalarına hakaret...
Aksine huzur vardı... Yapımı önceki iktidarlar döneminde yılan hikayesine dönen Karadeniz otoyolu o gün açılmıştı...
Türkiye büyüyordu, Hükümet onlarca yıldır yapılamayan atılımları yapıyordu... Üstelik bu daha başlangıçtı...
Çoğunluğun iradesini savunan milletin lideri Erdoğan "Kavgalarla çatışmalarla polemiklerle uğraşmayı bir kenara bırakmalı, yeni fikirler yeni projeler üretmenin milletimizin ihtiyaçlarını taleplerini karşılamanın gayreti içinde olmalıyız" sözleriyle hayaller gerçek olsun istiyordu ama vesayetçi azınlığın hayali bambaşkaydı...
Onlara göre Çankaya son kaleydi ve düşmemeliydi...
Deniz Baykal o günlerde şöyle konuşmuştu: Bir daha o lafını ağzına alma git ağzını yıka dişini de fırçala sakın ha cumhurbaşkanı adayı olma sakın ha sakın ha cumhurbaşkanı adayı olma…
Ve 12 nisan 2007.... Yani e-muhtıraya tam 15 gün var...
Bir zamanların modasıydı... Genelkurmay başkanları sık sık brifing verirdi... O brifinglerden biri işte o gün yapıldı... Gündemde tek başlık vardı...
Dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt şöyle konuşmuştu: Değerli basın mensupları biliyorum. Biraz sonra bu konuşmam bittiğinde soracağınız sorununu ilk sorunun ne olduğunu biliyorum. Biliyorum. Bu konudaki görüşümü açıklıyorum şimdi cumhuriyetin temel değerlerine anayasamızda ifadesini bulan sosyal demokratik hukuk devleti idealine devletin üniter yapısına bağlı ama sözde değil özde ve bunu davranışlarına yansıtabilecek şekilde bir cumhurbaşkanının oraya seçileceğine olan inancımı burada belirtmek istiyorum.
Herkes oradaydı o gün... Radikal'den Murat Yetkin, Milliyet'ten Aslı Aydıntaşbaş, Posta'dan Hakan Çelik, Hürriyet'ten Taha Akyol, Enis Berberoğlu ve Emin Çölaşan!!!!
O brifingde Büyükanıt ile Çölaşan arasında şöyle bir diyalog geçmişti:
- Belli adayların isimler dolaşıyor ortalıkta..
- Nasıl Emin Bey
- Efendim, belli adayların isimler dolaşıyor ortalıkta cumhurbaşkanlığına aday olacağı söylenen bazı kimseler var hele bir tanesi ön planda onlardan geçiyor sizin bu tanımınıza onlar uyuyorlar mı?
- Şimdi ben şunu istirham edeceğim ben kişiler bazında konuşmam. Sonuçlandığı zaman ancak değerlendirilir sonuçlanmadan bu konuda yorum yapmam sanıyorum doğru olmaz kusura bakmayın.
- Estağfurullah efendim. Sağolun
Genelkurmay Başkanı sözünü söylemiş, ertesi günkü gazetelere manşeti atmıştı... Başka manşet çıksın istemiyordu ve tansiyon artık gün gün yükseliyordu ...
14 Nisan geldiğinde yani muhtıraya 13 gün kala; Türkiye gözünü Ankara'nın Tandoğan Meydanı'na çevirdi...
Her şey planlıydı... Hürriyet mitingin ertesi günü sürmanşetine bu kez kocaman harflerle "En Güçlü İtiraz" yazdı...
Doğan Grubu'nun Ertuğrul Özkök'lü Hürriyet'i algıyı artık bizzat yönetiyordu ve geriye sadece tek eksik kalmıştı...
O da kandı.. Darbe şartları ancak o zaman hazır olabilirdi... Haber 18 Nisan 2007 günü Malatya'dan geldi... Zirve Yayınevi basıldı.
Biri Alman asıllı 4 kişi vahşice katledildi...
Taşlar yerine oturmuştu artık ve birilerinin çözümü belliydi... Asker gelmeli; gelip, atılım yapan, hayalleri gerçek kılan iktidarın ömrüne son vermeliydi...
Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaşmıştı... Meclis 27 Nisan'da toplanacaktı... CHP tavrını belli etmişti...
Genel Kurul'a girmeyecek, seçim günü hemen Anayasa Mahkemesi'ne gidecekti..
Türkiye 27 Nisan 2007 sabahına işte böyle gergin bir havada uyandı...
Genel Kurul salonuna o gün 353 AK Partilinin dışında sadece 8 vekil geldi...
Yani meclis 361 kişiyle toplandı..
Aslında bu yeter sayıydı.. Ama Kanadoğlu'nun aylardır planladığı sahte anayasa o kadar vekil yetmez diyordu...
Yine de seçim yapıldı ve Deniz Baykal apar topar Anayasa Mahkemesi'ne gitti..
Cumhuriyet tarihinde bir ilkti bu... Cumhurun reisi için yapılan meşru seçim ilk kez mahkemelik olmuştu...
Türkiye "peki bundan sonra ne olacak" diye tartışırken o soruya cevap gece yarısına sadece 5 dakika kala geldi...
Devir internet devriydi... Asker internete girdi...
Metin uzun, hedef belliydi...
Genelkurmay Başkanı Büyükanıt, "bizzat kaleme aldım" dediği metni, "Cumhuriyetimizin kurucusu ulu önder Atatürk'ün, "Ne mutlu Türküm diyene!" anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti'nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır" diyerek bitirmişti...
Eğer hedefteki lider, o gece yarısı şapkasını alıp gitseydi, bugün bambaşka bir Türkiye olacaktı...
Ama öyle olmadı... Erdoğan gitmedi... Aksine arkadaşlarını topladı ve onlara "assalar da direneceğiz" dedi...
Dediğini de yaptı... O gece sabaha bağlandığında tarih o güne kadar eşi görülmemiş bir dik duruşa tanık oldu...
Ve amir - memuruna haddini o gün orada bildirdi...
Di'li geçmiş zamanlar da işte o gün tarihin karanlığına gömüldü...