Türkiye ve çevresindeki ‘savaş’ın adını koyalım!
Suruç'ta başladı kan dökülmeye... Sonra Ceylanpınar'da polisler uykularında şehit edildiler... Derken Cizre'ye, Silvan'a, Nusaybin'e, Sur'a, Yüksekova'ya çukurlar kazıldı. Devamında Ankara’da, Sultanahmet’te ve yine Ankara’da ve yine İstanbul’da İstiklal Caddesi’nde bombalar patlatıldı... Hedef bazen asker oldu, bazen polis oldu, bazen el kadar çocuklar ve masum siviller katledildi ve tüm bunlar 7 Haziran seçiminin ertesinde olup bitti... Son 9 ayda çok kan döküldü bu topraklarda...
Türkiye son 9 ayda tam 355 şehit verdi... Son 9 ayda tam 5 bin 359 terörist öldürüldü...
Bir gün DAEŞ çıktı sahneye, bir gün PKK, bir gün YPG, bir gün YDG-H, bir başka gün ise isminde alfabenin başka sessiz harfini taşıyan bir başkası...
Ve bir gün siyaset destek verdi onlara, bir gün medya, bir gün vesayet...
Peki neden?
Neden oluyor tüm bunlar...
Tüm bu örgütler neden bir anda sanki düğmeye basılmışçasına harekete geçiyor? Eğer düğmeye basan biri varsa kim o? Nereden geliyor emirler? Ve ne deniyor bu olan bitenlere?
Gelin son sorudan başlayalım... Önce olan bitenin adını koyalım....
VEKALET SAVAŞLARI ÇAĞI...
Vekalet savaşları çağına hoş geldiniz...
Meydan savaşları çoktan bitti... Unutun gitsin... Uçakları - tankları - topları da şimdilik unutun...
Sadece birilerinin hizmetine girenlere, o birilerinin bastığı düğmeyle harekete geçenlere odaklanın...
Çünkü modern çağın savaşını onlar yürütüyorlar...
Onlar vekiller...
Vekaleten savaşıyorlar....
Siyaset bilimi, karşıt güçlerin birbirine doğrudan saldırmak yerine üçüncü bir tarafın vasıtasıyla mücadele ettiği bir savaş türü diye tanımlıyor vekalet savaşlarını.
Karşıt güçlerin; bazen paralı askerleri, bazen gayri resmi devletleri veya üçüncü bir tarafı kullanılabildiğini söylüyor kitaplar...
Yani vekalet savaşında A ülkesi ile B ülkesi asla savaşmıyor...
A ülkesinin kullandığı; C'ler D'ler ve E'lerle B ülkesinin kullandığı F'ler G'ler ve H'ler karşı karşıya geliyor...
O harflerin temsil ettikleri ise bazen terör örgütleri oluyor, bazen paralel yapılar ve en çok da medyalar...
HEDEF TERÖRİZMLE Mİ SAVAŞMAK?
Yöntemi belli küresel sistemin... Hiç değişmiyor... Önce medya giriyor devreye... Zihinleri teslim alıyor medya... Yani bugün savaşlar meydanlarda değil, medyalarda kazanılıyor.
Ve medya görevini tamamlar tamamlamaz asıl hamleye geçiliyor... Esir olmuş zihinler, terör örgütlerine teslim ediliyor... Bunun en açık örneği, bugün dünyanın başına bela olduğu söylenen DAEŞ...
DAEŞ'i küresel sistem var etti... Bunu herkes biliyor hiç kimse reddetmiyor... O örgütün aslında bir büyük proje olduğuna tüm dünya inanıyor...
DAEŞ en başta ürkütücüydü... Ama ne kadar ürkütücü olduğunu dünyaya ispat etmek gerekiyordu.... Medya işte o noktada rolünü oynadı... Kör testere ile işlenen korkunç cinayetler dünyaya canlı yayınlarda izlettirildi...
Medya devleri o cinayetleri canlı yayınlarda ekranlarına taşıdı...
Bu bir stratejiydi.... Bu sayede, Amerika'da, Almanya'da, Fransa'da, yani Batı'da huzur içindeki evlerinde ekran başına geçenlerin "teröristlerden değil", "Müslüman teröristlerden" nefret etmesi isteniyordu...
İstenen oldu... Batı'daki sıcak evinde o nefretle dolup taşan kamuoyu hükümetine gerekeni yap tezkeresini verdi....
Ve kendini Müslüman olarak tanıtan o kanlı örgütün bitirilmesi için dünyaya söz veren Batı hızla asker toplamaya başladı...
Görünürde terörizmle savaştı bu... Ama aslında "terörizmle savaş" lafı bir kamuflajdı.. DAEŞ büyük savaşın vekili olmuş ve Batı, DAEŞ vekaletinde İslâm'a karşı savaş başlatmıştı...
Batı'nın gözünde, 11 Eylül 2001 günü "New York'taki o kulelere saldıranlar" da Müslümanlardı çünkü...
Suriye ve Irak'ta, Avrupalı ya da Amerikalıları askerleri katledenler de yine Müslümanlardı ve Batı'nın gözünde bütün Müslümanlar fanatikti...
Kan emiciler, gözü dönmüşler ve tuhaf yaratıklardı Müslümanlar...
Böyle düşünüyordu Batı.. Ama kimse o ağır cümleleri açıktan kuramıyordu... İletişim teknolojisinin bu denli geliştiği yeni çağda o cümlenin doğuracağı nefret dalgası riskini kimse göze almıyordu. Tam bu noktada akla "Peki İslâm neden "tehdit" olarak algılanıyor sorusu gelebilir... Sırada bu sorunun cevabı var...
İSLAM KİME VE NEYE TEHDİT?
Aslında büyük oyun Osmanlı'nın çöküşünden sonra başladı...
O güne dek dünya üzerinde, tarih sahnesinde; hem siyasî, hem ekonomik, hem kültürel ve hem de entelektüel bir aktör vardı... Adı Osmanlıydı ve 1914'teki 1. Dünya Savaşı sonrasında o aktör birden yok olmuştu.
1970'lere kadar geçen yaklaşık 60 yılda İslam siyaseten de - ekonomik olarak da - kültürel olarak da hiç yer almadı tarih sahnesinde...
Ancak 1967'deki Arap-İsrail Savaşı'ndan sonraki süreçte Batı adına hiç de beklenmedik bir gelişme oldu...
İslâm'ın aslında tarih sahnesinden tümüyle çekilmediği; aksine doğunun halen en güçlü; siyasî, sosyal, kültürel ve entelektüel alternatifi olduğu görüldü.
İşte bu büyük bir riskti!!!! Eğer; İslâm yeniden tarih sahnesine çıkarsa, batının oluşturduğu egemenliği sürdürmesi zorlaşabilirdi.... Hemen bir strateji geliştirildi...
İslam özellikle Arap Yarımadası, Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da yaygındı...
Yani hedef orası olmalıydı.... Arap-İsrail savaşını takip eden 10 yılda o coğrafyadaki her ülke darbelerle sarsıldı ve ülkelerin tümü diktatörlere teslim edildi...
Irak Saddam'la o yıllarda tanıştı... Hafız Esad Suriye'nin başına o yıllarda bir darbeyle geldi... Yine o yıllarda Kaddafi, Libya'da, Hüsnü Mübarek Mısır'da darbe yaptı...
Türkiye de o yıllarda Kenan Evren'in temsil ettiği cunta gerçeği ile yüz yüze kaldı...
Yani Müslümanların yaşadığı ülkeler, kendi geleceklerine karar veremiyordu artık... Yani İslam yeniden tarih sahnesine çıkamıyordu...
YENİ PROJE SEKÜLER İSLAM!
Batı'nın Doğu'ya yani Müslümanların yaşadığı coğrafyaya dayattığı diktatörler çağı 2009'un ocak ayına dek sürdü...
O güne dek ister Batılı ister Doğulu tek bir kişi dahi kalkıp bir İsrail cumhurbaşkanına böylesine sert cümleler kurmamıştı...
O gün İsviçre'deki Davos kasabasında kurulan o cümle bir yangının ilk kıvılcımı, ilk işaret fişeği oldu...
1960'lardan beri sessiz kalan ve medeniyet yolculuğunda kendine anca 3'ncü mevkide yer bulabilen Doğulular yani Müslümanlar uykularından o sesle uyandılar...
Milletler Davos'tan yükselen o sesle kendi liderlerini aradılar kalan günlerde ve seçtiler de...
İslam entelektüellerine - bilim adamlarına ve fikir sahiplerine Osmanlı'dan sonra sus ve konuşma denilmişti...
Hepsi neredeyse 100 yıldır susuyorlardı...
Ama o günden sonra, onlar da konuşmaya başladı....
İşte bu Batı için en yeni ve en büyük riskti...
Çünkü yeni çağ iletişim çağıydı ve bir söz edildiği yerde kalmıyor, saniyeler içinde dünyanın en ücra köşesinde dahi aks-i sedâ buluyordu...
İşte bununla mücadeleye karar verildi...
Konuşanı susturmanın mümkün olmadığı anlaşılınca; vekalet savaşı en doğru yol olarak seçildi...
Batı, bugün, Doğu'dan yükselen o sesi susturmak için 2 farklı yönteme başvuruyor...
Bunlardan ilki her İslâmî söylemi terörle özdeşleştirmek...Müslüman eşittir terörist demek... Bu yöntem pek kalıcı görünmüyor... Çünkü Müslümanlar artık sadece Doğu'da yaşamıyor... Komşusu Müslüman olan bir Batılı o fikrin ne kadar saçma olduğunu görebiliyor ve algı yönetimlerine kanmıyor...
Batı bu yüzden daha uzun vadeli ve çok daha sinsi bir başka yol daha izliyor...
İşte "seküler İslam projesi" o yolun adı.
Batı dünyası bugün İslam'ı da tıpkı vakt-i zamanında Hristiyanlığa yaptığı gibi; Allah'la kul arasında olup biten bireysel bir inanç meselesine indirgemeye çalışıyor...
Bunu yaparak; İslâm'ın siyasî, sosyal ve kültürel taleplerini etkisiz hale getirmeyi hedefliyor...