Kerem Alkin

Kerem Alkin

Münih 2026: Atlantik’in Ağır Güven Krizi

Giriş Tarihi:

Münih Güvenlik Konferansı (MSC) bu yıl güvenliği değil, güvensizliği konuştu. Küresel tehditler elbette masadaydı; ancak asıl belirleyici olan, güç merkezlerinin birbirine verdiği stratejik mesajlardı. Salonlarda barıştan çok pozisyon arayışı, ittifaktan çok ülkelerin birbirlerinin arasına koydukları mesafeler dikkat çekti. Almanya Şansölyesi Merz'in 'Atlantik ruhu ve karşılıklı güven öldü' vurgusu, konferansın en çarpıcı cümlesiydi. Bu ifade bir duygusal çıkış değil; yapısal bir kırılmanın ilanıydı. Çünkü bugün mesele NATO'nun askeri kapasitesi olmaktan çok, Washington ile Avrupa başkentleri arasındaki güven erozyonu olarak karşımıza çıkıyor.
Merz'in Kanada, Japonya, Avustralya, Brezilya ve Türkiye'yi 'stratejik ortak' olarak anması ayrı bir tartışma başlattı. Aday ülkeyi stratejik ortak olarak tanımlamak ne demek? Eğer Türkiye stratejikse, üyelik perspektifi neden hala siyasi blokajlara takılıyor? 'Stratejik ortaklık' kavramı üyeliğin alternatifi mi, yoksa üyeliği ertelemenin diplomatik adı mı? Avrupa Komisyonu Başkanı von der Leyen de Türkiye'yi bazı ortaklıklar çerçevesinde zikretse bile, Türkiye'yi Avrupa'nın yeni stratejik mimarisinin merkezine koyan siyasi bir vurguyu bugüne kadar üretmedi.
Avrupa güvenlik mimarisi Türkiye'siz düşünülemezken, Ankara'yı jeopolitik bir ortak olarak değil, ikincil bir başlık gibi ele almak, Brüksel için stratejik tutarsızlık üretmekte. Merz'in 'demokrasi ve temel değerler' başlığında beğenilmeyen performanslara rağmen, kimi stratejik ortak görmek istedikleri gelişmekte olan ülkelere yönelik 'idare ederiz' tonuna kayan kibirli yaklaşımı ise, normatif söylem ile jeopolitik pragmatizm arasındaki çelişkiyi daha da görünür hale getirmekte.
Konferansta Çin Dışişleri Bakanı Yi'nin Japonya'ya sert mesajları ve 'Avrupa menüde değil, masada olmalı' çıkışı dikkat çekiciydi. Bu ifade yüzeyde Avrupa'yı destekler görünse de, satır arasında Avrupa'nın jeopolitik sıkışmışlığını da ima ediyor. Çünkü bugün Avrupa, ABD ile Çin arasında daralan bir stratejik koridorda ilerliyor. ABD Dışişleri Bakanı Rubio'nun konuşması ise Washington'un öncelik kaymasının işaretiydi. ABD Avrupa'yı tümüyle terk etmese de; tümüyle öncelik sıralamasını değiştiriyor. Pasifik hattı ve Çin rekabeti artık Washington'un stratejik radarının tam merkezinde. Avrupa artık 'otomatik öncelik' değil. Bu da Atlantik İttifakının psikolojik dengesini sarsıyor.
Merz'in Ocak ayında Hindistan'a gerçekleştirdiği ziyaret ve şimdi Çin'e gitmeye hazırlanması, Avrupa'nın yeni denge arayışını teyit etmekte. Berlin bir yandan Hint-Pasifik hattında yeni temaslar oluşturmaya çalışırken, diğer yandan Pekin ile doğrudan diyaloğu sürdürme ihtiyacı hissediyor. Bu tablo, Avrupa'nın ABD-Çin rekabetinde pasif bir uzantı olmak istemediğini; ancak bağımsız bir stratejik omurga üretmekte de zorlandığını ortaya koyuyor. Atlantik hattının Hindistan'ı bir kez daha yanına çekme çabaları ve Washington'un Hindistan ile ticari ve stratejik bağları güçlendirme hamleleri ise, Çin'i dengeleme stratejisinin merkezine Yeni Delhi'yi yerleştiriyor.
Aynı anda Rus petrolüne yönelik baskının artırılması ve İran'ın Çin'e petrol satışının sınırlandırılmaya çalışılması, enerji üzerinden yürüyen büyük rekabetin yeni safhasına işaret etmekte. Münih artık küresel güvenliği tartışan bir forumdan ziyade, güç merkezlerinin birbirine pozisyon aldığı bir platforma dönüşmüş durumda. Avrupa ise normatif söylem ile stratejik gerçeklik arasında ağır bir güven krizine sürükleniyor gözüküyor. Artık anlamalıyız ki, sorun askeri kapasite eksikliği değil, karşılıklı güven erozyonu; sorun ortaklık söylemi değil, eşitlik zemini; sorun stratejik ortaklık değil, stratejik samimiyet.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı / haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz. Ayrıntılar için lütfen tıklayın
Mobil uygulamalarımızı indirin