Şimdi suçlu kim?
Eğitim dünyası tarihinin en kırılgan dönemlerinden birini yaşıyor.
Sınıflarımızda sadece bilgiyi değil aynı zamanda disiplini ve sağlıklı sınırları da kaybediyoruz.
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş saldırıları bunu bize çok acı bir şekilde gösterdi.
***
Öğretmen, şikayet edilme korkusuyla bir rehberden çok "memur" kimliğine bürünmek zorunda kalıyor artık.
Aileler, çocuklarının her davranışını koşulsuz savunarak aslında onların karakter inşasına en büyük darbeyi vuruyor.
Öğretmenin en küçük uyarısında okul kapısında biten veli profili, eğitimi bir gelişim süreci olmaktan çıkarıp, her tarafın birbirini suçladığı bir savunma mekanizmasına dönüştürüyor. Durum böyle olunca da öğrenci-öğretmen ilişkisi de farklı bir boyuta evriliyor.
***
Bununla birlikte, çocukların dünyasını ele geçiren dijital ekranlar, onları gerçek dostlukların, yüz yüze iletişimin ve dertleşme kültürünün dışına iterek derin bir yalnızlığa sürüklüyor.
Sosyal medyanın soğukluğu içinde kendi içine hapsolan ve duygusal desteğe erişemeyen gençlerin öfkesi maalesef Şanlıurfa ve Kahramanmaraş gibi örneklerde gördüğümüz acı verici okul saldırılarıyla patlak veriyor.
Ancak bu trajediler yaşandıktan sonra herkesin birer uzman kesilip analiz yapması, aslında iş işten geçtikten sonra dökülen gözyaşlarından öteye gidemiyor.
Oysa gerçek çözüm felaketler kapımıza dayanmadan önce atılmalı.
Öğretmenin sınıfın lideri olduğu, velinin okulun en büyük ortağı kimliğini benimsediği, devletin ise eğitimi bir güvenlik ve değer zinciriyle güçlendirdiği ortak bir toplumsal sözleşmeye ihtiyacımız var.
***
Eğitimin kutsallığını, otoritenin nezaketini ve insani bağların samimiyetini yeniden inşa etmediğimiz sürece bugün sınıfta susturduğumuz her doğrunun yarın sokaklarda sessiz bir çığlık olarak geri dönmesine engel olamayız.
“Öğretmene silah değil çikolata uzatılır”