Korkuyorum, korkuyorsun, korkmuyoruz...
Korkuyorum, korkuyorsun, korkmuyoruz...
Korku çoğu zaman yüksek sesle gelmez.
Kapıyı vurmaz, alarm çalmaz.
Sessizdir.
İçimizde ince bir sızı gibi dolaşır.
Bazen gece uyumadan önce bazen kalabalığın ortasında ansızın belirir.
En temel korkularımızdan ikisi ise çoğu zaman birbirine karışır.,
Hayatta kalma korkusu ve yalnız kalma korkusu.
Biri biyolojimizin diğeri ruhumuzun alarmıdır.
İnsan zihni, güvenlik üzerine kurulu bir sistem ile çalışıyor.
Beynin ilkel bölgeleri hala binlerce yıl öncesinin şartlarına göre hareket ediyor
Tehdit algıladığında kaç ya da savaş tepkisi veriyor.
Ancak modern dünyada tehdit-korku artık çoğu zaman bir "yırtıcı hayvan" değil.
İşsizlik ihtimali, dışlanma, bozulan ilişkiler görünmez olma korkusu...
Yani bedenimiz gerçek bir tehlike yokken bile gerçek bir tehlike varmış gibi tepki üretiyor.
Kalp hızlanıyor, mide sıkışıyor, zihin peş peşe felaket senaryoları yazıyor.
Yalnız kalma korkusu insanın sosyal bir varlık olmasının doğal sonucu aslıda.
Bağ kurmak bir lüks değil, psikolojik bir ihtiyaçtır.
Yapılan pek çok araştırma sosyal izolasyonun beyin tarafından fiziksel acıya benzer şekilde algılandığını gösteriyor.
"Kimsem yok" düşncesi, zihinde "güvende değilim" mesajı veriyor
Bu yüzden bazı insanlar kötü ilişkilerde bile kalmayı
belirsiz bir yalnızlığa tercih ediyor. Çevremde çok fazla örnek var maalwsef.
Tanıdık acı bilinmeyen boşluktan daha katlanılır gibi gelir insanğluna.
Hayat korkusu ise daha derinleri olan bir katman.
Sadece ölmekten korkmak değil bu.
Kontrolü kaybetmek, başarısız olmak, sıradan kalmak, anlam kuramamak
bunları her biri bizimm için bir korku meselesi!
Kişi bazen yaşamaktan bile korkar hale gelebiliyor.
Çünkü yaşamak seçim yapmayı gerektirir. Bazen zor seçimşler…
Seçim yapmak da sorumluluk ve ihtimal demektir.
Her ihtimalin olduğu yerde bir de risk vardır aslında kardeş gibidir.
İşte bir yerde risk var ise korku da var demektir. Bu zamanla daha büyür.
Modern çağın tuhaf çelişkisi ise şudur.
Hiç olmadığı kadar bağlantıdayız ama hiç olmadığı kadar yalnısız!
Sosyal medya kalabalık bir vitrin sunuyor bize.
Fakat vitrindeki kalabalık içsel bağ ihtiyacını doyurmuyor. Aksine insanı daha da yalnızlaştırıyor. Milyonlarca takipçimiz var ama samimi olarak "Nasılsın?" diyen bir Allah'ın kulu yok.
Görünmek anlaşılmakla aynı şey değil.
Beğenilmek kabul edilmekle aynı şey değil.
İşte bu fark, içsel korkuyu daha da besliyor.
Psikolojik açıdan korkunun kendisi düşman değil.
Korku bir pusuladır aslında yerine göre sana güç ve cesaret de verebilir.
Neye değer verdiğimizi gösterir.
Yalnız kalmaktan korkuyorsak bağa değer veriyoruzdur.
Hayatı kaçırmaktan korkuyorsak anlam arıyoruzdur.
Sorun korkunun varlığı değil yönettiği hayatlardır.
Korku direksiyona geçtiğinde insan ya donar ya da sürekli kaçar.
Oysa sağlıklı olan korkuyu yolcu koltuğuna oturtabilmektir.
Yalnızlık korkusunun panzehiri her zaman kalabalık değildir.
Çoğu zaman sağlıklı bağdır.
Hayat korkusunun ilacı da tam kontrol değil, kabul ve esnekliktir.
İnsan zihni belirsizliği düşman gibi görür ama gelişim çoğunlukla belirsizlikten doğar. Bazen belirsizlik yoksa hareket de olmayabilir. dolayısıyla gelişim...
Belki de sormamız gereken soru şudur:
Korkudan nasıl kurtulurum değil, korkuyla nasıl yürürüm?
Çünkü korku tamamen susmaz. Ama onunla konuşmayı öğrenen kişi, kendi iç sesini de duymaya başlar.
Ve çoğu zaman o ses şunu söyler o insana "Tehlikede değilsin. Sadece yaşıyorsun."