Ankara-Kahire- Riyad hattı
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Mısır ve Suudi Arabistan ziyaretlerini yalnızca "normalleşme", "ticaret" ya da "ikili anlaşmalar" başlığıyla okursak sahnenin arkasındaki büyük dönüşümü ıskalamış oluruz. Çünkü bu ziyaretler, Ortadoğu'nun son yirmi yıldır alıştığı güç dağılımının fiilen sona erdiğini ve farklı bir işbirliği blokuna evrildiğini gösteren bir eşik niteliği taşıyor.
Uzun süre bölgede Türkiye ve diğer iki ülke arasındaki ilişkiler netameli olduğundan ve İran, başta Suriye olmak üzere vasi güçleriyle ideolojik mobilizasyon ve çatışma alanlarını bir kaldıraç gibi kullandığından Ortadoğu'da "oyun kurucu" rolüne yükselmişti. Ancak bugün o tablo hızla dağılıyor.
Esed rejiminin çöküşü, İran'ın yalnızca bir müttefikini değil; bütün bir lojistik hattını, siyasi dayanağını ve meşruiyet zeminini kaybetmesi anlamına geldi. Hizbullah'tan Irak milislerine, Husilerden Suriye içindeki yapılara kadar İran'ın vesayet ağı ya etkisizleşti ya da ciddi bir gerileme sürecine girdi. Üstelik bu tabloya ABD'nin giderek sertleşen söylemi ve doğrudan saldırı ihtimalini açıkça dillendirmesi eklenmiş durumda. İran bugün ilk kez aynı anda hem dışarıdan sıkıştırılıyor hem içeriden kırılgan.
Tam da bu momentte Erdoğan'ın Kahire ve Riyad'a uzanan hattı, yeni bir bölgesel mimarinin habercisi olarak okunmalı. Neticede Mısır ve Suudi Arabistan, Ortadoğu denince hâlâ en ağır iki sütunu temsil ediyor. Biri Arap dünyasının demografik ve tarihsel merkezi, diğeri ekonomik ve enerji gücü.
Türkiye ise askeri kapasitesi, sahadaki fiili varlığı ve diplomatik esnekliğiyle bu iki ülkeyi tamamlayan tek aktör konumunda. Bu üçlünün yan yana gelmesi, İran'a karşı bir "cephe" kurmaktan çok daha fazlası anlamına geliyor: İran'ın tek başına belirleyici olamayacağı yeni bir denge düzeni.
Bu nedenle Kahire ve Riyad ziyaretlerinde atılan imzalar, yapılan açıklamalar ya da verilen pozlar kadar verilmeyen mesajlar da önemli. Ne açık bir İran karşıtlığı var ne de ideolojik bir bloklaşma. Bunun yerine devlet merkezli, pragmatik, çatışmayı değil düzeni önceleyen bir yaklaşım öne çıkıyor. Yani vekil savaşların değil, doğrudan devletlerin söz sahibi olduğu bir Ortadoğu tasavvuru. Ki böylesi İran'ın da hayrına olacak bir dizilişi beraberinde getirecektir.
Bu çizgi aynı zamanda İsrail-İran geriliminin bölgeyi rehin almasına da bir itiraz. Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan; Ortadoğu'nun kaderinin Tel Aviv-Tahran hattındaki gerilimlere sıkıştırılamayacağını, bölge ülkelerinin kendi denge mekanizmalarını kurabileceğini fiilen göstermeye çalışıyor.
Ortadoğu'da yeni dönem, sloganlarla değil; böyle sessiz ama bilinçli adımlarla kuruluyor. Kahire ve Riyad durakları da bu yeni düzenin ilk provasıydı diyebiliriz.