ANALİZ | Kritik soru: İran nasıl direniyor? 1979'dan bugüne asimetrik savaş doktrini

1979’daki devrim sonrasında şekillenen “Direniş Ekseni” anlayışı ve 8 yıl süren İran-Irak Savaşı’ndan çıkarılan tecrübeler, bugün Tahran’ın savunma stratejisinin temelini oluşturuyor. Geleneksel savaş doktrinlerinden uzaklaşan İran, asimetrik güç unsurlarına ağırlık vererek farklı bir yol izlemeyi tercih etti. İnsansız hava araçlarından balistik füzelere kadar uzanan geniş bir kapasiteyle geliştirdiği bu yaklaşım, doğrudan yıkım yerine rakibi baskı altına almayı hedefleyen bir caydırıcılık modeli sundu. Bu strateji sayesinde İran, hem ABD’ye hem de İsrail’e karşı denge kurmaya ve askeri baskıyı sınırlamaya çalışıyor.
İran, yıllardır süregelen ağır ambargolar, diplomatik izolasyon ve askeri baskılara rağmen Orta Doğu'da nasıl stratejik bir güç olarak kalabiliyor?
1979 devriminden bu yana şekillenen "Direniş Ekseni" ve 8 yıllık İran-Irak savaşından çıkarılan dersler, bugünkü Tahran yönetiminin savunma stratejisinin ana omurgasını oluşturuyor. Klasik savaş yöntemlerini bir kenara bırakarak asimetrik güç unsurlarına yönelen İran, drone teknolojisinden balistik füzelere kadar geniş bir yelpazede geliştirdiği "yıkmadan diz çöktürme" stratejisiyle hem ABD hem de İsrail'e karşı caydırıcılığını korumaya çalışıyor.
DEVRİMDEN DİRENİŞ EKSENİNE
1925 yılında Rıza Şah ile başlayan batılılaşma dönemi, 1979'da Ayetullah Ruhullah Humeyni'nin sürgünden dönmesiyle yerini bambaşka bir rejim yapısına bıraktı. İran'da sadece bir yönetim değişmedi, aynı zamanda sınırların ötesine taşınacak bir direniş doktrini doğdu. Bu yeni ideolojik yapı hakkında uzmanlar, "1981'den itibaren muhaliflerin tamamen etkisiz hale getirilmesiyle kurulan Velayet-i Fakih sistemi, tüm kurumların üzerinde dini bir liderin olduğu mutlak bir kontrol mekanizması sağladı." ifadelerini kullandılar. Bu doktrin, kısa sürede Lübnan, Irak, Suriye ve Yemen'e yayılarak bölgede geniş bir etki alanı oluşturdu.

İRAN-IRAK SAVAŞI: EN BÜYÜK TECRÜBE
1980 yılında Saddam Hüseyin'in saldırısıyla başlayan ve 8 yıl süren yıpratma savaşı, İran'ın bugünkü askeri aklının temelini attı. Klasik orduların nasıl kaybedebileceğini bu süreçte tecrübe eden İran, stratejisini tamamen "kaybetmeden yıpratmak" üzerine kurdu. Dönemin küresel dengelerine dair yapılan analizlerde, "ABD Başkanı Ronald Reagan'ın resmiyette tarafsız görünse de her iki tarafı da zayıflatacak bir denge oyunu kurduğu, hatta 1986'daki İran-Kontra skandalıyla İsrail üzerinden İran'a gizlice silah sattığı" gerçekleri vurgulandı. İran bu savaştan toprak değil, modern dünyada nasıl hayatta kalacağına dair hayati bir tecrübe kazandı.
KLASİK SAVAŞTAN ASİMETRİK ÜSTÜNLÜĞE
İran'ın en büyük sırrı, düşmanlarının devasa teknolojik üstünlüğüne karşı geliştirdiği "ucuz ama etkili" silah sistemlerinde yatıyor. Tanklara karşı tankla değil, dronelar ve balistik füzelerle cevap veren Tahran, komuta sistemini de merkeziyetçilikten uzaklaştırarak dağıttı. Uzmanlar bu yapıyı, "Baş kesilse bile bedenin savaşmaya devam ettiği, bir komuta kademesi yok edilse bile anında yerini alacak organizmaların hazır olduğu dağıtılmış bir sistem." sözleriyle aktardı. Şehitlik kavramının askeri motivasyonun parçası haline getirilmesi de İran'ın sahadaki direncinin psikolojik boyutunu oluşturuyor.

ABD VE İSRAİL'E KARŞI "CAYDIRICILIK" KARTI
Bugün gelinen noktada İran, sadece kendi sınırlarını korumuyor, kurduğu ağ vasıtasıyla savaşı kendi topraklarından uzakta tutuyor. Hürmüz Boğazı gibi dünya ekonomisinin kalbinin attığı noktaları kontrol altında tutması, Tahran'ın elindeki en büyük koz olarak görülüyor. Yıllardır süren ambargoların İran'ı kendi kendine yeten askeri bir güce dönüştürdüğünü belirten analizciler, "İran'ın geçmişten öğrendiği savaşlarla geleceğin savaşını yazdığını, yıkmadan da diz çöktürülebileceğini tüm dünyaya gösterdiği" değerlendirmesinde bulundular. ABD-İran-İsrail satrancında son hamlenin ne olacağı merak edilirken, İran'ın 1979'dan bugüne ilmek ilmek işlediği bu savunma kalkanı bölgedeki dengeleri belirlemeye devam ediyor.

