160 milyarlık pastaya çöküp telif ödemiyorlar: Türkiye dijital tehditle karşı karşıya
Dijitalleşmenin hız kazandığı küresel düzende, Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren gelişmelerle birlikte medyanın karşı karşıya kaldığı yapısal sorunlar yeniden tartışma konusu oldu. Sosyal medya platformlarının algoritmalar yoluyla oluşturduğu ekonomik ve siyasal baskı mekanizmaları, telif hakları başlığıyla birleşerek meselenin yalnızca medya sektörünü aşan bir boyuta ulaştığını ortaya koydu. Sabah Gazetesi yazarı Okan Müderrisoğlu, kaleme aldığı köşe yazısında Suriye, Gazze ve İran merkezli gelişmelerden Türkiye’nin bilgi güvenliğine uzanan geniş bir perspektifle, dijital tekellerin medya üzerindeki etkilerini ve bu tablo karşısında izlenmesi gereken stratejileri ele aldı.
Küresel gelişmelerin Türkiye'ye yansımaları ve dijital çağda medyanın karşı karşıya kaldığı yapısal tehditler, yerli ve milli medya açısından hayati bir tartışmayı yeniden gündeme taşıyor.
Sosyal medya şirketlerinin algoritmalar üzerinden kurduğu ekonomik ve siyasal baskılar, telif hakları meselesiyle birlikte artık sadece bir sektör sorunu olmaktan çıkmış durumda.
Sabah Gazetesi yazarı Okan Müderrisoğlu, kaleme aldığı köşe yazısında; Suriye'den Gazze'ye, İran'daki toplumsal olaylardan Türkiye'nin bilgi güvenliğine uzanan geniş bir çerçevede, dijital tekellerin medya üzerindeki etkisini ve bu duruma karşı atılması gereken adımları mercek altına alıyor.
İşte Müderrisoğlu'nun köşe yazısı:
Gündemin sıcak başlıkları arasında, "milli bekayı, milli medyanın geleceğini ve hakikat mücadelesini ilgilendiren" kritik bir konuyu işlemeye devam edeceğiz.
Suriye'de olup bitenleri izliyorsunuz değil mi?
İran'daki toplumsal olaylara dış müdahale yöntemlerinin de farkındasınız elbette.
Veya Gazze'deki gelişmelerin hem insanlık hem de bölgesel dengeler bakımından ne ifade ettiğini de muhakkak yorumluyorsunuz.
Türkiye'yi doğrudan ilgilendiren gelişmelerin karartmaya tabi tutulduğunu, küresel odaklarca kurgulanmış haberlere maruz bırakıldığınızı bir an için düşündüğünüzde… Olayları, Ankara'nın öncelik ve menfaatleri yerine emperyalist güçlerin bakış açısıyla ele almak zorunda bırakılmanın Türkiyemizin kaderine maliyetini öngörebilir misiniz?
Bakınız, bugün yerli ve milli medya, fikir çeşitliliği içinde, benimsediği habercilik tarzına göre yayıncılığı sürdürmenin son raddesinde. Medya organizasyonunu kuran, ekipleri bir araya getiren, içerik üreten, bu amaçla masraf yapan gruplar, ana kaynakları olan "reklâm gelirinden" göz göre göre mahrum bırakılıyorlar. Adına "sosyal medya şirketleri" denilen uluslar üstü yapılar, geliştirdikleri algoritmalarla hiçbir bedel ödemeden sadece Türkiye'de yıllık 160 milyar liralık reklam pastasına çöküp, telif ödemeye yanaşmıyorlar. Masaya oturmaya çağırdığınızda, ellerindeki asimetrik gücü size karşı kullanıp, kitleleri manipüle edebiliyorlar. Yani bir tür "algoritmik misilleme" ile devletleri köşeye sıkıştırıyor, maalesef yerli medyanın nefes borusunu kesebilecek kadar ileri gidebiliyorlar.
Peki ne yapılabilir?
Bu platformların taktikleri, argümanları, muhtelif ülkelerde sergilediği metotlar az çok biliniyor. Bunlara karşı uzun soluklu ama makûl, mantıklı, meşru zemine oturan hamleler mümkün.
Örneğin, siz "telif" dediğinizde, sosyal medya şirketi "algoritma silahını çekip" sizi görünmez kılmaya kalkışırsa, "Algoritmik baskılama araçları, rekabet hukukunun ihlâli ve hâkim durumun kötüye kullanılmasıdır" tezi üzerinden ilerlenebilir. Böylece malûm platform, "Bu, bizim ticari tercihimiz" bahanesinin arkasına kolaylıkla saklanamaz. Üstelik her algoritmik blokaj yeni bir ihlal dosyası doğurur.
***
Farklı ülke tecrübeleri de gösteriyor ki…f
Sosyal medya şirketleri, telif ödeme yükümlülüğünden kaçınmak için "Biz sadece link veriyoruz" savunması yapıyorlar. Bu iddianın da çürütülmesi mümkün.
İçeriği sıralayan, öne çıkaran, bu yolla reklam geliri üreten aktör artık pasif aracı değildir. İşin özü çok basittir. "Sosyal medya ağı, içerik olmadığında gelir kaybına uğruyor mu?" Cevap "Evet!"
O halde, "Telif yükümlülüğü var" demektir. Neden? Çünkü, içerik ona ait değildir"!
Bu platformların, dijital telif yasası için mücadele veren medya gruplarını by pass etmek için başvurdukları "sinsi taktikler" de yok değil. Örneğin, "Büyük medyayı dışlayan, düşük bedelli gizli sözleşmeler imzalamak suretiyle kolektif yapıyı dağıtma oyunu kurmak" gibi. Bu durumda, "Bireysel anlaşmalar asgari telif tarifesinin altında olamaz" diye genel bir hüküm konulur ve "böl-yönet" plânı boşa çıkarılabilir.
Bahse konu sosyal medya şirketleri telif ödememek için ilgili ülkeyi "ikinci sınıf pazar" durumuna düşürebilmekte, birtakım yenilikleri getirmekten vazgeçmekte, reklam vereni veya tüketiciyi tahrik ederek düzenleyici otorite üzerinde baskı kurulmasını da sağlayabilmekte. Bu noktada "Türkiye'de sunulan hizmetler, eş değer nüfuslu AB ülkeleriyle orantılı olmak zorundadır" kuralı düşünülebilir.
Sosyal medya tekellerine karşı "ahlaki üstünlük kurmanın" yolları da aranabilir. Zira bu platformlar ancak şu üç şeyden çekinir:
1- Gelir modelinin bozulması.
2- Algoritmik yetkilerinin sorgulanması.
3- Meşruiyetlerinin aşınması.
Hâl böyle iken her bir kullanıcıya, "Bu platformda var olmanın bedelini ürettiğiniz özgün içerikle zaten ödüyorsunuz. Farkında mısınız?" söylemi ile yol alınabilir. Neticede evrensel hukuk, "Adil rekabet, kültürel çeşitlilik, medya çoğulculuğu" dengesini gözetir. Bu yolda atılacak genel nitelikli her adım küresel düzeyde de taraftar bulur.