MHP lideri Devlet Bahçeli: Mazlum Abdi isimli terörist İsrail'in kuklasıdır
MHP lideri Devlet Bahçeli, TBMM Grup Toplantısı’nda önemli açıklamalarda bulundu. ABD’nin insanlığın sonunu hazırladığını savunan Bahçeli, ABD Başkanı Donald Trump’ın küresel çeteleşmeyi desteklediğini ileri sürerek, “Trump, dünyanın çivisinin çıktığının göstergesidir” dedi. ABD’nin artık “bugünün hasta adamı” olduğunu ifade eden Bahçeli, bu ülkenin ilerleyen süreçte 50 parçaya bölüneceğini öne sürdü. Türkler ile Kürtlerin kader ortağı olduğunu vurgulayan Bahçeli, Terörsüz Türkiye sürecine de değindi. DEM Parti’ye uyarılarda bulunan Bahçeli, Mazlum Abdi isimli teröristin İsrail’in kuklası olduğunu söyledi. İran’daki gelişmelere de dikkat çeken Bahçeli, yaşanan olayların Gezi kalkışmasıyla büyük benzerlik taşıdığını ifade etti.
MHP lideri Devlet Bahçeli TBMM Grup Toplantısı'nda önemli açıklamalarda bulundu.
İşte Bahçeli'nin açıklamaları:
"FİKİRLERİN KANATLARI VARDIR ENGELLENEMEZ"
Basiret yoksunu bir siyasî zihniyet, pek çok badireye ve belaya çanak tutacak ortamlar hazırlar, adeta davetiye çıkarır. Dikkat edilmesi ve uyanık olunması gereken en önemli tehlike de budur.
Basiret; hayatı ve siyaseti doğru okumaktır. Başka bir ifadeyle, görünenin ve gösterilmek istenenin ötesindeki yüzleri ya sezgiyle ya da bilgiyle kavrayabilmektir. Esasında hiçbir şey, aşikâr bir şekilde göründüğü gibi değildir.
Bilerek, bularak, arayarak; aklederek, çalışarak, sabrederek, şükrederek, idrak ederek ve gösterime sokulan her ne varsa, ardına saklanan gerçekleri tüm vechesiyle, tüm veçhesiyle görmek mümkündür.
Milliyetçi Hareket Partisi ile Cumhur İttifakı'nın yaptığı ve yapacağı da budur. Fikir demek hayat demektir. Siyaset demektir. Duruş demektir. Duyuş demektir. Durgunluğu aşan eylem demektir.
Fikirlerin kanatları vardır; kimse onların insanlığa ulaşmasını engelleyemez. Hele ki doğru bir fikrin önünde hiçbir bariyer, hiçbir duvar tutunamaz.
Milliyetçi-ülkücü hareketin fikir ve düşünce düzeyi göz kamaştırmaktadır. Bu kapsamda kalem oynatan, kelimelere ruh katan; fikir namusunu siyasî mücadelesinin omurgası yapan, deyim yerindeyse emeğiyle yüreğini birleştiren nice serden geçen gönüller, nice münevver ve mütehassıs isimler davamızın yükselişine her saha ve zeminde hizmet etmişlerdir.
Tasavvur vadisinden fiiliyat sahnesine, fikir evresinden hareket evrenine pek çok zorluğu aşa aşa geçen Türk milliyetçiliği; toplum ve millet nezdinde çok büyük takdir ve sevgiye müstahak olmuştur.
MHP lideri Devlet Bahçeli gündeme ilişkin önemli açıklamalarda bulundu (DHA)
"KURDUN DÜNYASI BAŞKA, SIRTLANIN DÜNYASI BAMBAŞKADIR"
Haklı ve haysiyet mihverine dayalı hiçbir mücadele kolay yollardan geçmemiş; ikbalin düşkünlüğü, davanın itibar ve iffet düzeyiyle değişmemiştir. Pakistanlı âlim, şair, filozof ve politikacı Muhammed İkbal demişti ki: "Aynı gökte uçarlar; fakat karganın dünyası başka, şahinin dünyası başkadır."
Ben de diyorum ki: Kurdun dünyası başka, sırtlanın dünyası bambaşkadır. İnsan, muhabbet üzere yaşamalıdır. Hayatın manasını kavrayabilmek için sevgi ve saygının şart olduğu bilinmelidir.
Sevgi, saygı, merhamet ve vicdanıyla cem olan bir insan; sürülerek yaşamakla Allah rızasına müdahil yaşamayı birbirinden ayırmayı başaran insandır.
"Ben, ben" demeyi bırakarak "biz"e ulaşmayı telkin eden büyük şairimiz Bahtiyar Vahapzade'nin, "Bir hükme, bir fermana ben başımı eğmedim" sözü; ayrılığa, haksızlığa ve millî birliğin kopuşuna karşı bir nevi meydan okuyuştur.
Milliyetçi Hareket Partisi'nin mütemayiz gayesi; benlerden oluşan muazzam çokluğu "biz" kalıbında birleştirmek, bunu da sevgi, saygı, empati, anlayış, hoşgörü, karşılıklı anlayış ve kaynaşma ile gerçekleştirmektir.
14. yüzyılda yaşamış meşhur seyyah İbn Battuta, klasikleşmiş eserinde Anadolu'da ahî zaviyelerinde yapılan toplantı ve ayinlerde herkesin külahını önüne koyarak oturduğunu yazmıştır. Biz de şapkamızı önümüze koyup, nokta zamanla akan zaman arasındaki gelişmeleri doğrusu ne ise o şekilde ele almak; gerekirse fincancı katırlarını ürkütmek amacındayız.
Doğru ne ise onu konuşmalıyız. Üstelik eğmeden, bükmeden; kılı kırk yaran, tecrübeli akıl ve ahlâkın merceğinden karşımızdaki meseleleri dürüstçe okumalıyız.
Aziz dava arkadaşlarım, değerli hanımefendiler, beyefendiler, yapılan bilimsel araştırmalara göre ilk insanın 3 milyon yıl önce, düşünen ilk insanın 1 milyon yıl önce, çağdaş tipte düşünen ilk insanın ise 200 bin yıl önce ortaya çıktığı iddia edilmektedir. Buna rağmen süreklilik içinde devam eden çalışmalar, bu tarihlerin çok daha eskiye dayandığını da göstermektedir. Bizim konumuz; kesintisiz, devam edegelen mezkûr tartışmaların doğruluğu veya yanlışlığı üzerine akıl ve fikir yürütmek değildir.
Anladığımız ve gördüğümüz asıl açmaz, asıl çarpıklık şudur: İnsanlık, iki müessir ve mütemadi sorunu asla çözememiştir. Birincisi birlikte yaşama sorunu, diğeri ise bağlayıcı, ahlâkî, temel değer ve kurallara dayalı bir uluslararası düzen kurma meselesidir.
Meşhur bir filozofun 19. yüzyılda söylediği şu söz de bu iki sorunla mündemiçtir. Buna göre insanlığın iki temel problemi vardır: Birincisi adaletsizlik, ikincisi ise anlamsızlıktır. Adaletsizliğe karşı hukuk, anlamsızlığa karşı da sanat bulunmuştur. Ne var ki ne insan hukuka ne de sanat insana ulaşabilmiştir.
1975 yılından bu yana dünyadaki çatışmaları inceleyen ve İsveç'te kurulu bulunan Uppsala Çatışma Verileri Programı'na göre, günümüzde orta ve büyük ölçekteki çatışma ve savaşların toplam sayısı dünya genelinde 185'e tırmanmıştır. Bu tablo, insanlık namına uyarıcı, kaygılandırıcı ve ürperticidir. Yaklaşık 5 milyar insan, huzursuzluk sarmalında; çatışma ve savaşların odağındadır.
ABD Başkanı Donald Trump (DHA)
"TRUMP KÜRESEL ÇETELEŞMEYİ SAVUNUYOR"
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Trump'ın geçtiğimiz günlerde basına verdiği demeçte söylediği sözler, çivisi çıkan, kaosun pençesine düşen dünyanın hâl-i pürmelâlinden başka bir şey değildir. Bir gazetecinin, "Küresel yetkilerinizin herhangi bir kısıtlaması var mı?" sorusuna Trump'ın verdiği cevap aynen şudur: "Kendi ahlâkım, kendi aklım. Beni durdurabilecek tek şey bu. Uluslararası hukuka ihtiyacım yok." Öncelikle bir sorunun cevabı üzerinde düşünmemiz lazımdır: Devlet mi hukukun ürünüdür, yoksa hukuk mu devletin sonucudur?
Siyaset ve hukuk felsefecileri bu soruya uzun yıllar kafa yormuşlardır. Hukuku yapanlarla siyaseti yapanlar, hukuku inşa edenlerle hayatın rotasını çizenler esasında aynıdır. Tarih, kültür ve fikir koordinatlarıyla söyleyecek olursak; hukuk, devlet olma hâlinin mahsulü, devlet ise hukukun ve adalet ruhunun mütemmim cüzüdür. Hukuku yapan devlet, eğer hukuka uymaz ve hukuku çiğnerse; çetelerden ve organize suç örgütlerinden hiçbir farkı kalmayacaktır.
Buradan hareketle diyebiliriz ki, mevcut ve mâhut hâliyle uluslararası hukukun aldığı ölümcül darbeler; küresel mahiyette çeteleşmeyi, devlet altı yapıları ve "gücü yeten yetene" mantığını yaygınlaştıracak; el cümle, korkunç bir durumu yeni ve yıkıcı bir normal olarak tescilleyecektir.
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı'nın savunduğu şey, küresel çeteleşmedir. Bu, vandallığın tahkikidir; şiddete vesileye dayanan siyasetin kıtaları ve coğrafyaları gayriahlâkî, gayrihukukî ve zorbaca bir ablukaya almasıdır.
Küresel kurum ve kuruluşlardan kademeli olarak çekilen Amerika Birleşik Devletleri'nin dünyayı ateşe sürüklediği, insanlığın sonunu hazırladığı; kıyamet senaryolarına ilkel bir inanç ve politik dağılımla eşlik ettiği artık inkârı son derece güç bir gerçek olarak karşımızdadır.
Bugünkü dünya tablosunda demokrasi; ne arada, ne Araf'ta ne de raftadır. Maalesef hepten kayıp, hepten yok hükmündedir. Yine bugünkü dünya tablosunda özgürlükler, insan hakları ile insani miras ve değerler hazinesi; emperyalizmin hücumuna uğramış, "vahşi Batı" eliyle tahrip ve yağma dönemine girmiştir. Dizginlenemeyen hırslar, freni tutmayan itirazlar insan aklının önüne geçmiştir.
Dip akıntı hâlinde asırlardır devam eden bölüşüm, paylaşım ve hâkimiyet kavgaları; geldiğimiz bu aşamada uluorta yapılır olmuştur. Petrol, doğal gaz, değerli madenler ve mineraller; çatışmaların, savaşların ve aşırı gerilimlerin hem vasıtası hem de motivasyonu hâline gelmiştir.
"VENEZUELA KOMPLOSU YALNIZCA BİR TESTTİR, BU YOLLA STRATEJİK ANALİZLER YAPILMIŞTIR"
Buna su kaynaklarına erişim yollarındaki tıkanıklıklar da ilave edildiği takdirde, dünyada aklıselim tamamen kaybolacaktır. Uyarıyorum; herkesi sağduyuya davet ediyorum. Yaşadığımız çok vektörlü, çok matrisli ve çok parametreli cepheleşmelerin benzerlerine, 1. ve 2. Dünya Savaşları öncesinde de tesadüf edilmiştir. Bu savaşların olağanüstü tesirleri günümüze kadar devam etmiş, hâlen de etmektedir.
Akıl ve vicdan köprüsü yıkılan Trump, zincirleme çılgınlıkları, günbegün yayılan fütursuzluk ve pervasızlıklarıyla dünyayı karanlık bir uçurumun kenarına kadar sürüklemiş durumdadır.
İnsanlığın topyekûn yeni bir savaşa girmesi, dahası bunun nükleer silahlarla tahkim edilmesi; ayrıca yönlendirilmiş enerji silahlarının, mikrodalga veya lazer ışınları kullanılarak hedefleri etkisizleştiren sistemlerin devreye sokulması hâlinde yaşanabilecekleri düşünmek bile korkutucudur.
Venezuela komplosu yalnızca bir testtir; bu yolla tepkiler ölçülmüş, yakın geleceğin stratejik analizleri yapılmıştır. Şimdi sırada, bir NATO üyesi olan Danimarka'ya bağlı Grönland bulunmaktadır. Trump'ın "Bu sorunu ister nazikçe ister sertçe çözeceğiz" açıklaması, yangına körükle giden sorumsuz ve şuursuz bir dayatmadan başka bir şey değildir.
Bir NATO üyesi ülkenin hâkimiyetindeki topraklara, bir başka NATO üyesi ülkenin çökme ve işgal planı nasıl tarif ve tevil edilecektir? Bu şartlar altında NATO'nun değer hükmünden, ahlaki ve hukuki bağlayıcılığından samimiyetle bahsetmek akla ve mantığa sığacak mıdır? Tek taraflı ve bağnaz bir şekilde "İstedim, öyle düşündüm, alacağım, yapacağım, vuracağım, yargılayacağım" demek; hür dünyaya rest çekmek, "Haydi yüreğiniz yetiyorsa gelin de savaşalım" demek anlamına gelmeyecek midir? Allah için söyleyiniz: ABD'nin fiilen üstlendiği küresel jandarmalık pozisyonunda, beşeriyet aç ve hürler ile tok esirler mevkiinde görülmeyecek midir?
"GERÇEK HASTA ADAM ABD'DİR"
1946 yılında, dönemin Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Truman'ın, yine dönemin Danimarka Dışişleri Bakanı'na yaptığı ahlaksız teklif; emperyalizmin dönen çarkında işin özünde pek bir değişiklik olmadığını da işaret etmektedir. O dönemde Truman, 100 milyon dolar karşılığında Grönland'ı satın almak istemiş; bu teklif Danimarka yönetimi tarafından reddedilmiştir.
Bunun yanı sıra; Küba'ya sözde özgürlük getirme, Kolombiya'yı cezalandırma, Panama veya Kanada üzerinde hak iddiasında bulunma, İran'ı vurma gibi aleni hesap ve hedeflerle meşgul olan Amerika Birleşik Devletleri'nin, küresel yok oluştan önce kendi sonunu da hazırladığı ortadadır. Küresel konvansiyonel savaş tehdidi ciddi düzeydedir.
Türkiye olarak her ihtimali sıfır hatayla ele almak, yüksek bir öngörüyle değerlendirmek; buna muvafık siyasi, askerî ve ekonomik tahkimatı sabır ve sebat içinde yapmak artık vatanın, milletin ve bekânın şerefidir.
19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'na "hasta adam" yaftası vurmuşlardı. Bugünün dünyasında ise gerçek hasta adam Amerika Birleşik Devletleri'dir. İçeriden çürümüş, büyük oranda insan kalitesini yitirmiş; anlam ve varlık nedenini kaybetmiş bir toplum yapısına sahip olan Amerika Birleşik Devletleri'nin, kristal bir vazo gibi elli parçaya ayrılacağı günlerin, emin olunuz ki, uzak olmadığı kanaatindeyim. Bu ülkenin, siyonist haydutluğa verdiği ve kumanda odası evrentalizmin felaket senaryolarıyla teçhiz edilmiş desteğini diri tutabilmek için Latin Amerika ve Orta Doğu'nun enerji kaynaklarını sömürme planı, elbette son çırpınışlarıdır.
Dünya, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail'den müteşekkil değildir. Birleşmiş Milletler'e üye diğer 191 ülke, meydanın boş olmadığını göstermelidir. Siyonizmin atına binen nevzuhur kovboylar, mutlaka bu attan düşerek ineceklerdir.
Milletleri kendi coğrafyalarında, kendi beşerî ve ekonomik kaynaklarından vazgeçmeye zorlama siyasetinin yeni ismi Monreo Doktrini'dir. Tek kutuplu dünya, tamamen istisna bir dönemin ürünüdür. Yeni kutupların doğduğu günümüzde kaybedecek zamanımız yoktur. Başkalarının senaryolarında oyalanacak vaktimiz de yoktur. Dünyanın mazlum ülkeleri ve yardım eli bekleyen insanlık umut aramaktadır. Asırlar öncesinde olduğu gibi, devletimizin küresel güç olması yine hedefimizdir.
Böylesi bir uyanış ve silkiniş; hürriyete, paylaşıma, hakkaniyete hasret insanlık için Türkiye'mizi bir kutup başı yapacaktır. Bunu yapmanın yolunu bir konuşmamda da belirtmiştim. Selçuklu Devleti'nin bayrağındaki iki yöne bakan çift başlı kartaldan Osmanlı'ya ve Cumhuriyet'e miras kalan stratejik vizyon hepimize rehber olmalıdır. Bu; bir pençesi Batı'yı, bir pençesi Doğu'yu kavramış ve üst kıtada muazzam bir coğrafyayı koruyucu kanatları altına almış bir kartaldır. Söz konusu mukadderatla perçinli mirastan doğan Ay-Yıldız'ın, coğrafyanın önü sonuna kadar açıktır.
Dünyanın Türkçe okunacağı böylesi bir hâkimiyet ise asla saldırgan, sömürücü ve baskıcı olmayacaktır; adil, hoşgörülü ve paylaşımcı olacak, saygı duyulacak; dostluğu da her zaman ve her zeminde aranacaktır. Bunu görmek isteyenlerin Anadolu coğrafyasındaki bin yıllık tarihimize bakmaları yeterlidir. Ancak bu yüksek ülküler özel hasletler gerektirir. Buna ulaşmanın yolu; dünyadaki gelişmeleri doğru okuyabilen bir görüş derinliğinden, insanlığın yaşadığı ahlak ve değer buhranını analiz edebilen bir manevî idrakten, mazlum toplumlara ait emek, değer ve kaynakların nasıl sömürüldüğünü gören sorgulayıcı bir bakıştan; beşeriyeti bir rakip gibi değil, Allah'ın emaneti olan kutlu bir paylaşma vasıtası olarak yorumlayan adalet duygusundan ve bunların akıl, sabır, vizyon, bilgi, dikkat ve sevgiyle oluşacak bir terkibin aramızda filizlenmesinden geçmektedir.
İran'da ABD ve İsrail karşıtı gösteriler düzenlendi (AA)
"İRAN'IN HUZURSUZLUĞU, TÜRKİYE'Yİ VE BÖLGE ÜLKELERİNİ HER AÇIDAN TEHDİT ETMEKTEDİR"
Değerli arkadaşlarım; İran'da para birimi riyalin rekor düzeyde değer kaybetmesinin ardından, başkent Tahran'daki tarihî Kapalıçarşı esnafının 28 Aralık 2025 tarihinde başlattığı protestolar, 16. gününde kitleleşerek ülke geneline yayılmıştır.
Bu anlatılanlar, madalyonun yalnızca bir yüzüdür. Diğer yüzü ise İran'a yönelik organize ve çok aktörlü istihbarat faaliyetleri; emperyalist provokasyonlar, kumpaslar ve tertiplerdir. Mühim olan, dikkatle tefrik ve tefsil edilmesi gereken husus da işte bu yüzdür.
İran'daki şiddet olaylarında çok sayıda kişi hayatını kaybetmiştir. Olması gereken siyasî gerçekliğe bakarak diyebilirim ki; İran'ın huzursuzluğu, İran'ın bölünmüşlüğü, sancı içinde kıvranması; Türkiye'yi ve bölge ülkelerini her açıdan tehdit etmektedir. Komşu ülke İran'ın siyasî bütünlüğü, toprak bütünlüğü; iç barışı, istikrarı ve huzur iklimi Türkiye için hayati, hatta hayat memat meselesidir. Hangi mihrakların devrede olduğunu, hangi planların uygulamaya konulduğunu, nasıl bir İran'ın hedeflendiğini; parkta oynayan çocuklara sorsak, onlar bile itiraf edercesine ifade edebilecek durumdadır. Bu nedenle buzdağının yalnızca görünen kısmına değil, su altında kalan bölümüne de bakmak lazımdır. İran'a neşter vuran, İran'ı felç etmek için örtülü operasyonlar yürüten; siyasî, askerî ve ekonomik tehditlerle köşeye sıkıştırmaya çalışan mihrakların hüviyetleri bellidir. Habis ve hayâsız hedefleri bilinmektedir. Tehdit son derece tanıdık ve yakındır.
Gezi Parkı olayları ile İran'daki malum hadiseler arasındaki benzerlikler üzerine dikkatle düşünmemizi özellikle temenni ediyorum.
Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail'in İran'a karşı saldırı pozisyonuna geçmesi; doğrudan müdahale amacıyla ülkenin daha da karışmasını gözlemlemeleri, daha doğrusu karıştırılmasını temin etmeleri; az evvel bahsettiğim küresel konvansiyonel savaşa bir adım daha yaklaşmak anlamına gelmektedir. İran'daki olaylara; siyasî, ahlaki, inanç, kültür ve komşuluk bağları gereğince mutlaka karşı durulmalı, karşı çıkılmalıdır. Üzerinde yaşadığımız coğrafyanın siyonist ve emperyalist bir kuşatma ve kurcalamayla altüst edilmesi; etnik ve mezhebî fay hatlarının kırılarak husumet mevzilerinin çok daha güncellenip güçlenmesi, hepimizin aleyhine olacaktır. Bu nedenle gün, bir ve beraber olma günüdür.
İran Türklerinin olaylara soğukkanlı ve mesafeli yaklaşımı da ayrıca değerlidir ve tebrike layıktır. İran halkı, emperyalizmin köstebek lider projelerine ve siparişlerine müsaade etmeyecektir.
İran'daki hareketler; herhangi bir dış bağlantılı dayatmanın ve müdahalenin bozuk tarlasını sürmeye, böylesi bir şer oyununa alet olmaya, sonucu son derece tehlikeli olan bir istikrarsızlığa çanak tutmaya yanaşmayacak; hiçbir yanlışa ortak olmayacak, hiçbir mütecaviz girişime kalkışmayacak, emperyalizmin taşeronu olmaya heves etmeyecek ve bunu gündemine dahi almayacaktır.
"YPG, YANLIŞ ÜSTÜNE YANLIŞ YAPMIŞTIR"
Bakınız; Suriye'nin orasına burasına yuvalanan siyasî alçaklık, suyu bulandırmak, iç bütünlüğünü yıkmak ve iç bölünmeleri kışkırtmak için her yola tevessül ve teşebbüs hâlindedir. Halep-i Neşrefiye ve Şeyh Mahzût mahalleleri için yaşanan alan çatışmaları, her açıdan düşündürücüdür. YPG, yanlış üstüne yanlış yapmıştır. Halep oradaysa, arşının Şam'da olduğu da netleşmiştir. Trump ise ayaküstü bunları satmıştır.
Şu gerçeği tekrar vurgulamakta yarar vardır: PKK'nın örgütsel varlığı feshedilmiş, silahlar bırakılmıştır. Bu terör örgütünün uzantısı olan SDG–YPG'nin de akıbeti aynı olmalıdır.
Bizim için yegâne geçerli olan, İmralı'nın 27 Şubat çağrısıdır; bu çağrı barışa ve kucaklaşmaya davettir. Üstelik bölücü terör örgütünün bütün yapılarını bağlamaktadır. SDG ve YPG bundan bağımsız değildir; olması da mümkün değildir.
Terörist Mazlum Abdi Şahin (ahaber.com.tr)
"MAZLUM ABDİ İSİMLİ TERÖRİST, SİYONİZMİN YANI BAŞINDADIR, İSRAİL'İN KUKLASIDIR"
Görünen gerçek, aynısıyla şöyledir: Özellikle Mazlum Abdi isimli terörist, siyonizmin yanı başındadır; İsrail'in kuklasıdır, PKK'nın kurucu göndermesine saygısız ve sadakatsizdir. Hiç kimse, bilhassa DEM Parti, Halep'te Kürt kardeşlerimize saldırıldığını, kanlarının döküldüğünü söylemez; söyleyemez. Söylese bile bunun inandırıcılığından söz edilemez.
Kürt kardeşlerimizin kanı bizim kanımızdır. Acısı bizim acımızdır. Halep'te sivilleri canlı kalkan yapan, masumların arkasına saklanan ve onları ölüme sürükleyen SDG ve YPG'dir. Çok şükür Suriye ordusu, sivilleri sabırla ve tam tekmil hâlde tahliye etmeyi başarmış, onların kılına dahi dokunmamıştır.
DEM Parti yetkililerinin "Türkiye'yi uyarıyoruz" diyerek başlayan söz ve açıklamaları; SDG ve YPG'yi aklama ve arkalama niyetleri bakımından hakikaten çok üzücü ve son derece sorunlu bir dildir.
Terörsüz Türkiye'nin adım adım hayata geçtiği bu süreçte her türlü fedakârlık yapılırken, birdenbire Halep gerekçesiyle sokaklara dökülmek; cımbızla seçilmiş gerekçelere saplanıp kalmak, Diyarbakır'dan İstanbul'a kadar meseleyi bağlamından koparıp istismar etmek hiç kimseye bir şey kazandırmayacaktır.
Bilinmelidir ki Türk'ün kanı Kürt'e, Kürt'ün kanı da Türkiye'ye haramdır. Çünkü biz kardeşiz; biz kader ve keder ortağıyız.
SDG–YPG'nin Ankara'ya davet edilip müzakere edilmesini istemek; ya aceleye getirilmiş bir açıklamadır ya da meseleyi kavrayamayan, gerçekleri göz ardı eden bir akıl tutulmasıdır. İsrail'in güdümündeki bir terör örgütüyle pazarlık nasıl olacaktır?
"MUHATAP PKK'NIN KURUCU ÖNDERİNDEN BAŞKASI ASLA DEĞİLDİR"
Türkiye Cumhuriyeti, böyle bir zillete nasıl olur da onay verecektir? Muhatap bellidir. PKK'nın kurucu önderinden başkası asla değildir. Hatırlatma mazur görülsün; fakat bu parti Türkiye'nin partisidir ve bu hâliyle Türkiye'ye parmak sallaması asla ve kata meşru, masum ve makul görülemeyecektir.
Halep'te sükûnetin tesisi sevindirici bir gelişmedir. Suriye'nin siyasî ve toprak bütünlüğü muhakkak korunmalıdır.
SDG–YPG'nin muhatabı Suriye Arap Cumhuriyeti Devleti'dir. Nihayet 10 Mart mutabakatının zamanı gelmiş olsa da, karşılıklı uzlaşma, yapıcı görüşmeler ve müzakerelerle; İmralı'nın da çağrısı olan entegrasyon süreci tamamlanmalıdır.
Tarih ile coğrafyayı birbirine bağlayan bir barış kuşağının sıcaklığı; milletimizin ve bölge halklarının bahtını ve yolunu açacaktır. İnancımız, irademiz, ümidimiz ve dememiz de bu şekildedir.
Uyuyan vicdanları, deyim yerindeyse çekiş darbeleriyle uyandıracağız. Çoğulcu cehaletin tutsağı olanları mutlaka aydınlatacak ve ikna edeceğiz. "Türk'ün kaderi Kürt, Kürt'ün kaderi Türk'tür" diyeceğiz.
Eli silahlı, eli kanlı; vicdanı lekeli, kalbi nasırlı teröristleri aramızdan çekip çıkaracağız. Türkiye'mizin ve bölgemizin telafisi mümkün olmayan bir yıkıma sürüklenmesini önlemek, hepimiz için millî bir görevdir. Herkes, üzerine düşen sorumluluğu siyasî hesapları bir kenara bırakarak yerine getirmelidir. Biz, herkesi Türk milletinin vazgeçilmez bir evladı olarak görüyoruz. Milliyetçi Hareket Partisi, milletimizin her evladına kapısını açmaktadır; bu topraklara "vatanım" diyen herkese ocağını, bu millete "milletim" diyen herkese kucağını açmaktadır. Milliyetçi Hareket Partisi ve Cumhur İttifakı; "Bu bayrak benim, bu ülke benim" diyen herkese gönlünü açmaktadır.
İçinden geçtiğimiz hassas ortam, tahrik ve kışkırtmalara açıktır ve müsaittir. Bu nedenle önümüzdeki süreç; dikkat, sağduyu ve akıl gerektirmektedir. Türk milleti müsterih olsun, gönlünü geniş tutsun.
GÜNÜN MANŞETLERİ İÇİN TIKLAYIN