Son dakika haberine göre; Edirne'nin Büyükdöllük köyündeki kum ocağında köylüler tarafından iki hafta önce bulunan kemik fosillerinin 8 milyon yıllık mamutlara ait olduğu ortaya çıktı.
Merkeze bağlı Büyükdöllük köyündeki kum ocağında köylüler tarafından 2 hafta önce kemik benzeri oluşumlar bulundu.
Kemiklerin bulunmasının büyük heyecan yarattığı köydeki durum muhtarlık aracılığıyla yetkililere iletildi.
Trakya Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü'nden uzmanlar, köye giderek bulunan kemikler üzerinde yaptığı incelemede, buluntuların mamutlara ait olabileceğini ifade etti. Daha sonra yapılan incelemede kemiklerin 8 milyon yıl önce, 'Geç Miyosen' döneminde yaşamış bir mamuta ait fosiller olduğu ortaya çıktı.
PROF. DR. YARAŞ: DAHA FAZLA KEMİK OLABİLİR Trakya Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ahmet Yaraş, söz konusu buluşun Trakya tarihi açısından büyük önem taşıdığını ifade etti.
Bölgede daha fazla kemik fosilinin olabileceğini söyleyen Prof. Dr. Yaraş, "Şu anda kesitte gördüğünüz defans dişinin dışında büyük olasılık bu alanda kafatası, azı dişleri olması gerekiyor. Bunlar da bulunduğu takdirde müzenin sergi salonunda çok güzel şekilde ayağa kaldırmak da mümkün bulunabilirse.
Burası yaklaşık 17-18 tane alt miyosen dönemine ait kalıntıların olduğu yerlerden bir tanesi. Aslında burasının bir laboratuvar olarak kullanılması mümkün. Bu tepede de alanda yaşamış değişik büyük mamutların, fillerin kalıntılarını görebilmek mümkün. Özellikle köylülerin almış olduğu bu toprak kesitinde bunu görebilmek mümkün" dedi.
'BİR AN ÖNCE KORUMA ALTINA ALINMALI' Söz konusu alanın bir an önce koruma altına alınması gerektiğini dile getiren Prof. Dr. Ahmet Yaraş, "Burası daha önce 1960'lı yıllarda Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi'nde sayın Enver Bostancı'nın çalışma alanı olmuş, bu çalışmaların devam etmesi gerekiyor. O zamanda bulunan eserlerin bir bölümü zaten Edirne Arkeoloji Müzesi'nde de sergileniyor. Dolayısıyla bunlarla ilgili Trakya Üniversitesi Rektörlüğü'nün de bir projesi var.
Eğer Doğa Tarihi Müzesi yakın zamanda kurulursa, bu tip kemiklerin bir araya getirildiği büyük bir sergi salonu yapılması ve Balkanlar'da ve Türkiye Trakya'sındaki antik çağdaki yaşamı canlandırmak orada çok güzel bir hedef olabilir. Dolayısıyla bu alanın iyi taranması ve kazısının yapılması gerekiyor" diye konuştu.
'BURADA 8 MİLYON YILLIK TARİH YATIYOR' Söz konusu kemik fosillerinin 8 milyon yıl öncesine ait olduğunu söyleyen Yaraş, "Günümüzden 8 milyon yıl öncesine ait fosiller bunlar. Yani burada 8 milyon yıllık tarih yatıyor diyebiliriz. O açıdan çok önemli. Çok nadir bulunan kemikler bunlar. Buradan şunu anlayabiliyoruz, bu çökeltiden dolayı bu alanda yaşamışlar.
Bu alanda yaşanmış olması, antik dönemde, buzul döneminde burada bir yaşamın olduğunu gösteriyor. Bu Trakya tarihi açısından da büyük önem taşıyor aslında" dedi.
'KORUMAK VE GELECEĞE AKTARMAK BİZİM GÖREVİMİZ' Trakya Üniversitesi Biyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Yılmaz Çamlıtepe önderliğinde kurulacak müzede bu tür buluntuların zenginleştirilebileceğini söyleyen Prof. Dr. Ahmet Yaraş, "Sürdürülebilir olan kentlerde en başından günümüze kadar olan kültür varlıklarının tümünü aynı değer ve önemde değerlendirmek, korumak ve geleceğe aktarmak bizim görevimiz. Üniversite olarak da bunun için çalışmalar yapıyoruz. Örneğin biyoloji bölümünün böyle bir müze kurması, Trakya açısından değil tüm Balkanlar açısından büyük önem taşıyor. Bu tür buluntularla oranın zenginleştirilmesi geleceğe çok güzel bir yatırım olacaktır" diye konuştu.
'BÖLGE DAHA FAZLA ARAŞTIRILMALI' Köylülerden Cemal Kuday, bölgenin daha fazla araştırılması gerektiğini belirterek, şunları söyledi:
"Burada arkadaşlar köyden kum almaya geliyorlar kepçeyle. Kepçe burada kum aldığı sırada kemikleri görüyorlar. Sonrasında üniversiteden arkadaşlara haber vermişler. Onlar gelip incelemişler, bazı parçalar almışlar. Mamuta ait olduğunu söylemişler. Bence burasının daha fazla araştırılması gerekiyor. Eğer böyle bir şey varsa araştırılarak gün yüzüne çıkarılmalı"
'ÇOK HEYECANLANDIK' Büyükdöllük köyü sakini Sami Debreli de söz konusu buluşun kendilerini çok heyecanlandırdığını belirterek, "Bu buluş bizde heyecan uyandırdı. Yetkililer geldiler, ilgilendiler. İncelemek üzere aldılar, götürdüler.
Biz onların söylediklerin yola çıkarak çok heyecanlandık. Mamut olabileceğini söylediler. Çok uzun yıllar öncesinden bahsediliyor. Bunca yıldan sonra burada çıkması çok güzel" diye konuştu.
DEFİNECİLER KAZDI! ZEYTİNLİKTE 2 BİN 500 YILLIK TARİH ÇIKTI...
Karacasu'da UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan Afrodisias Antik Kenti yakınlarında bulunan bir alanda kaçak kazı yapıldığı ihbarını alan jandarma ekipleri çalışma başlattı.
Ekipler, harekete duyarlı termal kameraların yer aldığı drone ile bölgeyi incelemeye aldı. Haftalarca süren takip sonucunda bölgede dolaşan bir grup tespit edildi. Jandarma ekipleri, bölgede devriye görevi yaptığı sırada zeytin bahçesinin birinde kazı yapılmış bir alanın olduğunu fark etti.
Kazı alanında bir kısmı kazılmış ve ucu dışarıda lahit bulundu. Jandarmanın durumu yetkililere bildirmesi sonucu bölge koruma altına alındı. Definecilerin kazı yaptığı yerde yapılan çalışmalarda 2 lahit mezar bulundu. Yaklaşık 2 bin 500 yıl öncesinde Roma dönemine ait olduğu tahmin edilen lahitlerin üzerinde ise Medussa kabartması dikkat çekti.
Lahitlerin bulunduğu alanda Karacasu Kaymakamı Ahmet Soley, Belediye Başkanı MHPli Zeki İnal, İl Kültür ve Turizm Müdürü Doç. Dr. Umut Tuncer ve jandarma ekipleri incelemelerde bulundu. Jandarma bölgede geniş güvenlik önlemi aldı.
KAÇIRILMADAN ELE GEÇİRDİK
Kaymakam Ahmet Soley, "Karacasuya uzun zamandır, Bursa, İstanbul, Muğla ve Ankaradan gruplar gelerek, bölgede görüntü veriyorlardı. Jandarmada bunları takip altına aldı. Bu bölgede kazı yapılacağı istihbaratı alındı. Jandarmanın çalışması sonucunda da kazı yapılacak yerler tespit edildi. Bir sunak yeri ve 2 lahit ortaya çıktı. Bölge Afrodisias'ın metropol alanında kalıyor. Bu bölgede bu lahitlerden birçoğu daha olabilir. Bunu yapanların failleri belli değil. Buradan kaçırılmadan ele geçirdik. Kişileri ön planda tutsaydık belki o arada belli bir malzemenin kaçırılmasına yol açabilirdik dedi.
BU BİZİ HEYECANLANDIRDI
İl Kültür ve Turizm Müdürü Umut Tuncer ise "Bugün güne çok güzel haberle başladık. Antik kentimizin çevresinde iki lahit tespit ettik. Lahitlerden bir tanesinin üzerinde Medussa kabartması ve henüz tanımlayamadığımız farklı kabartmalar mevcut. Dolayısıyla bu lahitteki kişinin bölgenin üst düzey yöneticilerinden biri olduğunu tahmin ediyoruz. Bu bizi heyecanlandırdı. Çünkü müze turizmini besleyen temel malzeme metropol alanda üretiliyor. Yeni bir metropol alanın keşfedilmiş olması bölge turizmi açısından büyük bir potansiyeli, büyük bir dinamizmi bize kazandıracak ivmelenmeyi yaratır diye düşünüyoruz. Bu anlamda çok mutluyuz. Helenizm dönemine ait bir antik kent bildiğiniz gibi Afrodisias bölgesi ve bu lahitlerin henüz kimliklendirmesini tam yapmamış olmakla beraber en az 2 bin yıllık belki 2 bin 500 yılık lahitler olduğunu tahmin ediyoruz. Dolayısıyla M.Ö. 500e kadar uzanan bir geçmişinin olduğunu düşünüyoruz diye konuştu.
Belediye Başkanı Zeki İnal ise İlçemizin kültür ve tarih zenginliği bir kez daha ortaya çıkmış oldu. Bu kazılarında Afrodisiasın sadece tel örgüler içerisinde olmadığı anlaşıldı. Karacasu ilçesinin her yerinde bu şekilde lahitler çıkabilir dedi.
Kanada'nın Quebec eyaletinin doğusunda yer alan Nova Scotia Adası'nın yakınlarında minik bir ada Oak Adası. Oak, meşe demek ve bu ada adını üstünü kaplayan kızıl meşe adasından alıyor.
BU SIRADAN ADANIN GİZEMİ, 1795 YILINDA TESADÜFEN KEŞFEDİLDİ O yılın yaz aylarında adanın yakınlarından kanoyla geçen 16 yaşındaki Daniel McGinnis, adaya çıkıp yürümeye başladı. Eski bir patikadan ormanın derinliklerine yürüyen genç, ağaçsız bir bölgeye çıktı. Bu açık alanda tek bir büyük meşe ağacı vardı. Ağacın dallarından biri budanmıştı ve budanan kısımlar topraktaki bir göçüğün 5 metre kadar üstünde uzanıyordu. Bu göçük nokta Daniel McGinnis'in dikkatini çekti. Bunun bir define olabileceğini düşündü. Hemen adaya 6 km uzaklıktaki evine, Chester'a geri döndü. Ertesi gün yanında 20 yaşındaki John Smith ve 13 yaşındaki Anthony Vaughn'la Oak Adası'na döndü. Çukuru kazmaya koyulan üçlü ilk çalışma saatlerinde şaşkınlığa düştü, yüzeyin 60 cm kadar altında taşlarla örtülü bir delik vardı. Üç metre aşağıda ise giriş, meşe kütükleriyle boydan boya kapatılmıştı. Gençler çalışmaya devam ettiler, 6 m ile 9 m arasında aynı kütüklere rastladılar. Pes eden arkadaşlar, geri döndü.
BU OLAY, EFSANELERİN CANLANMASINA NEDEN OLDU
Chester'a gidip bulduklarına inandıkları defineyi çıkarmak için destek aramaya başlayan gençler, maalesef bölge halkından istedikleri desteği alamadılar. Chesterlı bir kadının annesi bölgeye ilk yerleşen kişilerdendi. Kadın bir anıdan söz etti. Vaktiyle adada ateşler ve garip ışıklar görünmüştü. Bir tekne dolusu adam, ne olup bittiğini incelemeye gitmişler. Sonra da arkalarında iz bırakmadan yok olmuşlardı. Kadına göre, akıllı bir insan bu adanın yakınından geçmemeliydi.
YILLAR SONRA BİR KEZ DAHA DENEDİLER
Üçlü, bekledikleri yardımı tam 9 yıl sonra 30 yaşında hali vakti yerinde biri olan Simeon Lynds'den alabildi. Lynds, Anthony Vaughn'ın kendisine anlattığı öyküden etkilenmişti. Üç gençle araştırmalarına yardımcı olmak için bir ortaklık kurdu. Bu arada John Smith de kazdıkları yeri çevreleyen arazinin bir kısmını satın almıştı. Daha sonraki 30 yıl süresince kalan kısmı da parça parça satın almayı başardı. Sonunda adanın tüm Doğu yanı, onun mülkiyetine geçecekti. Grup 1804 yılında esrarengiz Oak Adası'na böyle çıktılar.
ÇUKUR NE KADAR KAZILIRSA KAZILSIN, SONU GELMİYORDU
Aradan geçen yıllar boyunca kimse buraya el sürmemişti. ilk aşamada 27 metreye ulaşıldı ve her üç metrede bir aynı meşe kütüklerinin bulunduğu anlaşıldı. 12 metreden sonra kütüklerin üstünde bir kömür tabakası vardı, 15 metrede bir kat cam macunu, 18 metrede ise bir kat hindistan cevizi lifi bulundu. Ve 27 metreye gelindiğinde en garip şey keşfedildi, burada üzerinde bilinmeyen garip bir yazının bulunduğu bir taş vardı. Taşı çıkardılar, ancak kuyuya yoğun şekilde su dolunca çalışmalar yine yarım kaldı.
GİZEMLİ TAŞIN SIRRI MAALESEF ÇÖZÜLEMEDİ
Bu taş başka bir yerden getirilmemişti, adanın taşıydı. Üzerindeki garip işaretlerle bu taş, kuşkusuz çok değerli bir ipucuydu. John Smith taşı adada yaptığı evin şöminesinin arkasına dikti. Bu düşüncesiz davranış, zaten silinmeye yüz tutan sembollerin korunmasına engel oldu. Yarım yüzyıl sonra taş, Halifax'ta sergilendi. Amaç, çukurda keşif yapabilmek için daha fazla gelir sağlanmasıydı. O sırada bir yabancı diller profesörü, şifreyi çözdüğünü iddia etti: "10 adım aşağıda iki milyon sterlin." Bu yüzyılın başlarında ise taşı gören birisi, sonra 1935'te başka bir şey hatırladı. Son bir sözcük daha vardı. Ama o, taşı tekrar gördüğünde üstündeki yazı tamamen silinip gitmişti. O günden bu yana taşı başka gören olmadı.
SANKİ BİR BUBİ TUZAĞIYDI
Bir yıl sonra kaldıkları yerden devam etmek isteyen ekip, bu kez çukura paralel yeni çukurlar kazmayı denedi. Çukura bu arada "The Money Pit" yani "Para Çukuru" adı verilmişti. Bu yeni tünelden Para Çukuru´ndaki suyun boşaltılması planlanıyordu ama olmadı; su gelip bu kuyuyu da doldurarak çalışmaları 45 yıl boyunca durdurdu. Bu aksiliğin bir Bubi Tuzağı olduğu düşünüldü. Aynı zamanda yaklaşık 150 metrelik bir su yolu da keşfedildi ve bu kanal Para Çukuru´ndan başlayıp Smith´s Cove denen yere bağlanmıştı; su ne kadar çabuk boşaltılsa da, deniz suyu gelip yine boşluğu dolduruyordu. Keşif daha karmaşık ve kusursuz planlar gerektiriyordu, çünkü Para Çukuru´nun bilinmeyen mimarları öylesine ustaydılar ki, aşmak mümkün olmuyordu.
BU KARMAŞIK ANCAK MÜKEMMEL DÜZEN, ANCAK USTA BİR MÜHENDİSLİĞİN ESERİ OLABİLİRDİ
Başından beri çukurun ünlü korsan Kaptan William Kidd´in gizli hazinesi, Shakespeare´in Bacon tarafından saklanan el yazması gerçek oyunları, İngilizler´le savaşan Fransızlar´ın ya da İngilizlerin Amerika´ya sakladığı hazineler, Vikingler´in gizli üssü, korsanların bankası, Avrupalılar´dan kaçan İnka ve Mayalar´ın altın stoklarını saklamak amacıyla kazıldığı gibi birçok ilginç iddia vardı. Hatta Tapınak Şövalyelerinin mirasının bu çukura gizlendiği bile söyleniyordu. Ancak en güçlü iddia korsanlar üzerineydi. Çukurdaki suyu boşaltmak için denenen tüm yolların başarısızlıkla sonuçlanması, çukurun üstün bir mühendislik eseri olduğunu gösteriyordu. Bir uzmana göre, açılan tünel, disiplinli 100 adamla, günde üç vardiya halinde ancak 6 ayda tamamlanabilirdi. Onları böylesi yıpratıcı bir çalışmada yöneten ise, çok iyi eğitim görmüş, deneyimli bir mühendis olmalıydı.
DÜZEN, SANILANDAN ÇOK DAHA DETAYLI VE KARMAŞIKTI
1849´da yeni bir şirket ortaya çıktı ve çukur yine hatırlandı. The Truro Company adlı şirket bu amaçla kurulmuştu. Şirket yeni teknolojiler kullanarak suyu yan kanallara akıtmayı başardı ve bunun için de özel matkaplar kullanıldı. 30 metre aşıldığında çok düzgün bir platformla karşılaşıldı. Burada üstte 10 cm kalınlığında meşe katmanı, altında da 55 cm kalınlığında metal parçacıklarından oluşmuş bir diğer katman vardı. Bunları 20 cm´lik yeni bir meşe katmanı, ardından yine 55 cm´lik yeni bir metal katman ve en altta da 10 cm´lik yeni bir meşe katmanı izliyordu. Ardından tüm bunların tekrarlandığı yeni bir katmanlar grubu geliyordu. İşte tam burada içi para dolu olan iki fıçı veya sandık bulundu. Matkap geri çekilirken ucunda meşe kıymıkları ve hindistan cevizinden yapılmış halat parçacıklarına rastlandı. Daha da ilginci bu aşamada üç küçük altın zincir baklasına da rastlanmasıydı. Bu altın halkalar ortadan kayboldular ve kimse ne olduklarını bulamadı.
HER ARAŞTIRMADA SİSTEMİN DAHA DERİN VE KARMAŞIK OLDUĞU ORTAYA ÇIKTI
Her kat aşıldıkça çukurun daha derinlere indiği anlaşılıyordu. Şirket 1850´de yeni bir paralel tünel açtı ama yine su baskını başlamıştı. Tüm pompalama çabaları boşa çıkarken su akışının gelgite bağlı olduğu anlaşıldı. Ve o zaman fark edildi ki, çukurun etrafındaki kumsal da özel yapılmıştı; yani yapaydı. Çukuru yapanlar 45 metre uzunluğundaki plajı aşan bir kanal sistemi yaratmışlardı, sistem bir elin parmaklarına benziyordu. Her parmak bir kanaldı; altı kil olan plajın altına kazılmış ve kayalarla şekillendirilmişti. Üzerlerine kıyılarda bulunan kayalar konulmuş, yılan otları ekilmiş ve metrelerce hindistan cevizi lifiyle kaplanmıştı. Aynı lifler aynı zamanda filtre görevi görüyorlar ve suyun getirdiği maddelerin kanalları kapaması engelleniyordu. Bu kanallar iç karada deniz suyu ile dolu olarak eğimli başka bir kanala bağlanıyorlar ve yerin altından giderek 150 m kadar ötede Para Çukuru ile birleşiyordu. Sonraki araştırmalarda yeraltı kanalının 120 cm eninde, 60 cm yüksekliğinde olduğu anlaşıldı. Kanal taşlarla desteklenmişti ve Para Çukuru ile 29 ile 35 m arasında buluşuyordu. Truro Şirketi artık cevabı biliyordu, yapılacak tek şey kanalı kapatmaktan ibaretti. İlk olarak bir baraj inşa edildi, su akıtıldı ve kanallar söküldü ama o aşamada patlayan bir fırtınada baraj çökünce çalışmalar yine durduruldu.
HER SEFERİNDE SU BASMASIYLA BAŞA DÖNÜLDÜ
Her pes edilişte çukur tekrar suyla doldu ve çalışmalara baştan başlamak gerekti. 1861, 1893 ve ve 1897'de yapılan detaylı çalışmalar da benzer su baskınları ile sona erdi.
ARTIK BU ÇUKURDA ÇOK BÜYÜK BİR HAZİNE OLDUĞUNA İNANÇ TAMDI
Yavaş yavaş derinlere inen şirketler, 52. metreye kadar kazmayı başardı. Burada karşılaştıkları şeyle şoka uğradılar, bu bir çimento katıydı. İki metre kalınlığındaydı, çevresinde 17 cm yüksekliğinde ince duvarlar vardı. Bir kısmı ahşaptı, sonra boşluklar vardı ve arada da ne olduğu anlaşılamayan başka bir madde yer almıştı. Bundan sonra matkap yumuşak bir metal katmana ulaştı, altında 90 cm kalınlığında metal parçacıkları ve ardından yine yumuşak metal katmana ulaşıldı. Matkabın her geri dönüşünde gizeme yenileri ekleniyordu. Bir defasında matkabın ucunda koyun derisinden yapılma parşömen parçalarına rastlandı; üzerinde "vi", "ui" ve "wi" harfleri görülüyordu ki, bunun ne olduğu hala bilinmiyor. Bu ekstra bulgular, bu çukurda çok büyük ve çok değerli bir şey olduğu inancını destekliyordu.
YAKIN TARİHTE DE TRAJEDİLER DEVAM ETTİ
1959´a gelindiğinde çukurun başında bu kez Bob Restall ve ailesi vardı. Restall, plajdaki kanal sistemini durdurmaya kararlıydı, bu arada üzerinde 1704 yazan bir kaya parçası buldu. Arkadaşları bunun önceki ekipler tarafından yapılmış kötü bir şaka olduğunu söylediler ama Restall inanmadı, kayanın çukuru inşa edenler tarafından bırakıldığına inanıyordu. 1965´te Restall bir tüneli kazmaya çalışırken tünel çöktü ve içeri sular doldu; oğlu ve iki işçi onu kurtarmak için tünele daldılar ama dördü de dışarı sağ olarak çıkamadı. Boğularak ölmüşlerdi.
GÜNÜMÜZE KADAR ARAŞTIRMALAR HİÇ DURMADI
Teknolojinin de yardımıyla devasa iş makineleri getirildi ve çalışmalar hep devam etti. Daniel Blankenship, 1966´da işe 14 metrelik yeni bir tünel açarak başladı ve el yapımı dövme demirden yapılmış bir çivi ve bir rondela buldu. 1967´de yine el yapımı bir çift makas bulundu. Makasların İspanyol-Amerikan yapımı oldukları, büyük bir olasılıkla Meksika´da yapıldıkları ve 300 yıllık oldukları belirlendi. Aynı yerde kalp biçiminde bir de taş vardı. 60 cm kalınlığında, 19 m uzunluğunda kütükler keşfettiler, üstlerinde Roma rakamları vardı ve bazılarında çiviler bulunuyordu. Kütüklere karbon deneyi yapıldığında 250 yıllık oldukları anlaşıldı, adanın batı ucunda iki ahşap yapı ve plajda 2 m derinlikte hiç kullanılmamış bir çift deri ayakkabı bulundu.
GÜNÜMÜZDE HALEN ÇUKURUN DİBİ GÖRÜLEMEDİ
1976´da Borehole 10-X adlı cihazla keşif yapıldı. Bu aygıt 70 metre derine indirilebildi ve burada da yapay boşlukların bulunduğu belirlendi. Aynı derinliğe yollanan bir kamera çarpıcı görüntülerle geri döndü. Zemin kayaydı, üç sandık görünüyordu, çevrede çeşitli aletler vardı ve en inanılmazı ise bir yerde yatan bir insan bedeniydi. Bu görüntüler üzerine aşağıya balık adamların indirilmesi kararlaştırıldı ama şiddetli akıntı ve görüş alanının sıfır olması nedenleriyle bu da başarılamadı. Bu sırada kameranın gidip geldiği yerin çöktüğü anlaşıldı ve bir daha aynı görüntülere ulaşılamadı.
SON BULGULAR HER ŞEYİ YİNE KARIŞTIRIYOR
Geçtiğimiz Ocak ayında adada bulunan Roma dönemine ait kılıç, düşünülen her teoriyi yıkacak gibi. 2. yüzyıla ya da daha öncesine ait olduğu düşünülen kılıç, Romalıların sanılandan çok önce Kanada'ya geldiği ve burada yerli halkla bir savaşa girmiş olabileceğini gösteriyor. Yapımcılar şu sıralar "Oak Adası'nın Laneti" adında bir dizi belgesel çekiyor. Romalılar, Vikingler, Aztekler, uzaylılar, korsanlar, Tapınak Şövalyeleri ya da gizemli bir medeniyet... Çukuru kimin yaptığı halen muamma. Adadaki araştırmalar halen sürüyor ancak ilk araştırmanın üzerinden geçen 221 yıla rağmen Oak Adası gizemi devam ediyor.
TAVŞAN YUVASINDAN ÇIKTI! GÖRENLER HAYRAN KALDI...
İngiltere Shropshire'dakİ tavşan deliği sanılan çukur, Caynton Mağaraları'na uzanan yol çıktı.
Minik bir tavşan deliği gibi görünen delik, aslında beklenmedik bir manzaraya açılan kapı.
İngiltere Shropshire'da yer alan bu antik yer, gücünü ve servetini Haçlı Seferleri'nde savaşarak elde etmiş, korkulan Katolik askeri birlik tapınak şövalyelerine ait.